2019'da İran: Kibrin zirvesinden parçalanmaya giden yol

2019'da İran: Kibrin zirvesinden parçalanmaya giden yol

Pazartesi, 30 Aralık, 2019 - 09:45

Her yıl sonunda yazarların ana bölgesel veya küresel olayı araştırması, ele alması adettendir. Bölgemiz bu yıl içerisinde her biri tarihin dönüm noktası sayılabilecek pek çok büyük olaya tanık oldu. Fakat, nüfuzunun ve kibrinin boyutu, benimsediği meydan okuma ve yüzleşme politikası, uluslararası toplumun kendisine verdiği karşılık, otorite ve hegemonyasında görülmeye başlayan çatlaklar ve dağılma belirtileri yönünden 2019 yılını tartışmasız İran yılı olarak tanımlayabiliriz.

ABD Başkanı Donald Trump, nükleer anlaşmadan çekilme, İran’a yaptırımlar uygulama, İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütleri listesine alma kararları aldı. Bunun neticesinde, Washington ve Tahran arasında siyasi gerginlik yükselerek, İran, mayıs ve haziran aylarında bir dizi kışkırtıcı askeri saldırı düzenledi. İlk olarak, Umman Körfezi’nde ticari gemileri ve petrol tankerlerini hedef aldı. 20 Mayıs’ta hava sahasını ihlal ettiği iddiasıyla ABD’nin “RQ-4 Global Hawk” tarzı insansız hava aracını düşürdü.

Daha sonra, İngiltere’nin Suriye’ye petrol taşımak suçuyla alıkoyduğu petrol tankerine karşılık ile bir İngiliz gemisine el koydu ve mürettebatını gözaltına aldı. Temmuz ve ağustos aylarında, aralarında bir Iraklı petrol tankerinin de olduğu birden fazla petrol tankerine el koydu. Bunun üzerine ABD, Ortadoğu’da deniz güvenliğini sağlamak, ana su yollarının denetim ve güvenliğini artırmak amacıyla uluslararası bir koalisyon kurdu.

İran, istediği sonuca ulaşamadığı bu kışkırtıcı saldırılarını bu noktada durdurmadı. Saudi Aramco şirketinin Abkayk (Abqaiq) ve Hurays (Khurais) şehirlerindeki petrol tesisleri, 25 silahlı insansız hava aracı ve Cruise füzeleriyle düzenlenen saldırıya maruz kaldı. Yemen’deki Husiler bu saldırının sorumluluğunu üstlenseler de bu saldırının arkasında Tahran’ın durduğuna işaret edildi.

Yakın bir zamanda ise Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı Başdanışmanı Murtaza Kurbani'nin açıklamaları geldi. Kurbani, “İran’a karşı küçücük bir hata yapması durumunda, İran topraklarından hiçbir füze ve roket fırlatmak zorunda kalmadan Tel Aviv’i yerle bir ederiz” diye konuştu. Bütün bunlara bir de İran’ın uranyum zenginleştirme oranlarını artırdığı ve üretimini 10 katına çıkardığına dair ardı ardına gelen açıklamalar eşlik etti.

Dini lider Ali Hamaney’in açıklamaları ise İran kibrinin zirve noktasını oluşturdu. Hamaney, Irak ve Lübnan’daki halk hareketlerini ABD, İsrail ve Suudi Arabistan ortak yapımı bir komplonun ürünü saydı. Bununla, “isyan” olarak nitelediği protesto gösterilerine müdahalede bulunmaları için yerli milis güçlerine yeşil ışık yaktı.

Bu sunumun amacı, kendisine dayatılan yaptırımlar zincirini kırmak için İran’ın bölge ülkelerine ve özellikle de ABD’ye meydan okumakta ulaşmış olduğu boyutu açıklamaktır. Ayrıca hem içeride hem de dışarıda otorite ve hegemonyasının ulaşmış olduğu zayıflığı göstermektir. Ülke içinde ve dışında aşırı şiddete başvurmasının endişeye kapıldığına ve ne yapacağını bilemez bir halde olduğuna işaret ettiğini ortaya koymaktır.

Gerçekten de İran’ın bütün bu kibrine karşılık,  güvenli oyun alanı saydığı bölgesel sahada değişimlerin başlangıcını gözlemleyebiliriz. Bu değişimler, İran’ın bölgedeki genişlemeci politikasının dayanağı olan Irak’ın genelini kaplayan ve nüfuzunu hedef alan Şii halk hareketi ile zirveye ulaştı. Iraklı Şiilerin düzenlediği protesto gösterilerinde, İran’ın ülkelerinin iç işlerine karışmasına, yönetici sınıfın Tahran’a bağlı olmasına karşı çıkan sloganlar yükseldi.

Bu halk hareketinden önce Iraklı Şiilerin iktidara ve destekçisi İran’a karşı ayaklanacaklarını, liderlerinin ve sembollerinin posterlerini çiğneyeceklerini, Saddam Hüseyin’in el-Firdevs meydanındaki heykelinin düşürülmesini hatırlatır bir şekilde ayakkabıları ile bu posterlere vuracaklarını hayal etmek bile zordu.

Iraklıların, İran’ı ülkelerinin kaynaklarını yağmalamak, kasıtlı olarak üretim gücünü düşürmeye neden olmak, Irak pazarlarını kendi mallarıyla boğmakla suçlayacaklarını tasavvur etmek imkansızdı. Ama Iraklılar, rejimin keskin nişancıları ve İran’a bağlı milis güçlerin kurşunlarıyla ölmekten korkmadan “İran dışarı dışarı, Bağdat özgür özgür” diye sloganlar atarak sokaklara döküldüler.

Bu halk hareketi şu ana kadar başbakanın istifa etmesi ve İran’ın kendi adayını dayatma çabalarına karşılık cumhurbaşkanının da istifa edebileceğini ima etmesiyle sonuçlandı. Bütün bunların merkezinde ise Necef’teki dini mercinin Şiilerin taleplerine verdiği destek var. Irak’taki en yüksek dini merci olan Ali Sistani, Necef’te İran konsolosluğunun yakılmasına, ondan önce de Kerbela’daki konsolosluğun saldırıya maruz kalmasına, İran bayrakları ve Hamaney’in posterlerinin yakılmasına yorum yapmaktan kaçındı. Kasım Süleymani’nin Adil Abdulmehdi’nin başbakan olarak kalması planını bozdu. Hamaney’in göstercileri “isyancılar” olarak niteleyerek Irak makamlarından gösterileri bastırmasını talep eden açıklamalarına karşı çıktı. Hiç kimsenin, hiçbir grup ya da belirli bir eğilime sahip tarafın, bölgesel ya da küresel bir tarafın, Iraklıların iradelerine el koymasının ve kendi düşüncelerini dayatmasının mümkün olmadığını deklare etti.

Bu durum, Lübnan’da eşi benzeri görülmemiş, politik alanda yeni bir durum yaratan halk hareketi için de geçerliydi. Lübnan halk hareketi ülkedeki en güçlü, organize ve kendine hakim taraf olan Hizbullah’ı bile şaşırttı. Bu nedenle, devrimcileri ihanetle suçladı, dolaylı ve doğrudan bir şekilde onları eleştirdi. Onlara saldırmaları için gruplarını protestoların düzenlendiği meydanlara gönderdi. Ancak, Şii tabanının harekete geçmesi ve “Hepiniz yani hepiniz” sloganını benimsemeseyerek ses ve irade silahını ona da yöneltmesiyle Hizbullah’ın ayakları iyice birbirine dolaştı. İran’ın Irak’taki vekilleri gibi bir karşı devrim başlatmaya çalıştı. Bütün bunlar, Tahran’ın hiçbir zaman hesaba katmadığı halkların gücünden, korku duvarını yıkma kapasitesinden, vatana bağlılığı desteklemek için bütün ikincil bağlılıkların ötesine geçme yeteneğinden duyduğu korkuyu açıkça gösterdi.

İran’ın bölgedeki hegemonyasının zayıflamaya başladığını gösteren değişimlerden biri de Suriye’de gücünü, Rusya, Türkiye ve ABD ile paylaşmak zorunda kalmasıdır. Suriye’deki tek aktör iken diğerleri gibi uluslararası aktörlerden biri haline gelmesidir. Nitekim, İsrail’in durmadan Suriye’deki İran mevzilerini hedef alan ve İran’ın bir kez bile karşılık vermediği hava saldırılarını da unutmayalım.

İran rejimi için dış nüfuzunun zayıflamasından daha tehlikeli olan şey iç nüfuzunun zayıflamasıdır. İran’ın birçok şehri, rejimi devirme çağrısında bulunan, boyutu ve genişliği ile 2009 ve 2017’deki protesto hareketlerinin ötesine geçen protestolara tanık oldu. Bu protesto dalgası, İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri’ye şunu söyletti: “Halihazırda ülkenin içinde bulunduğu durum, İslam Devrimi’nden bu yana karşı karşıya kaldığı en zor durumdur.” İran makamları, bu gösterileri dağıtmak için aşırı güce başvurdu. The New York Times gazetesi, uluslararası insan hakları örgütlerinin verilerine dayanarak 180 kişinin hayatını kaybettiğini ve 450 kişinin yaralandığını belirtti.

Buna bakarak elbette İran’ın güneşinin batmakta olduğu konusunda aşırı iyimserliğe kapılmamız gerekiyor. Çünkü İran, Irak, Lübnan, Yemen ve Suriye’deki yerel Şii çevrelerle çözülmesi zor derin ilişkiler ördü. Buradaki vekilleri askeri üstünlüğe sahiptir. Birbirine kenetlenmiş ve demir gibi sağlam bir düşman formunda, kendilerine karşı olan ama yıllardır maruz kaldıkları baskı politikaları nedeniyle çözülmüş yerel güçlerin karşısında yer alıyorlar.

Bunun yanı sıra, masa altında ya da üstünde yapılacak uluslararası müzakerelere tanınan alanın, mutlaka İran hegemonyasına karşı çıkan yerel bölgesel tarafların çıkarlarına olacağı anlamına gelmediği de aklımızdan çıkmamalı.

Ancak, İran’ın yumuşak “sızıcı” güçten sert güce yönelmesi; genişlemeci devrim projesine yönelik hayranlığın gerilediğinin kesin bir göstergesidir. Bununla birlikte içeride ve dışarda ahlak değerlerinin çökmesiyle dini meşruyetinin gerilediği ve bunun sonucunda gücünün ve kapasitesinin de gerilediğinin işaretidir. 2020 yılı, anlamı ve yorumu açık işaretlere bakarak 40 yıl önce yıldızı yükselen İran projesinin çöküşüne tanık olacak diyebilir miyiz?

Tek umudumuz, imparatorlukların yıkılışından sonra başgösteren çatışmalar gibi bu çöküşü takip edecek çatışmaların da çok uzun sürmemesidir.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya