İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Lübnan: İsrail projesi ve bölgesel maliyetiyle yüzleşmek

Doğrudan Lübnan-İsrail müzakerelerinin “tabuyu yıkan” ivmesi henüz azalmadan, Binyamin Netanyahu'nun Ortadoğu'nun geleceğine dair planlarını tamamlayan Avrupalı yansımalar görülmeye başladı.

Başkan Donald Trump'ın katılımıyla dün “müzakere” sürecine ev sahipliği yapan Washington'un tutumu anlaşılabilir. Fakat Trump'ın İsrail ile görüşmelerin Lübnan'da yasal olarak yasak olduğunu bilmemesi, müzakerelerin “çalışma planının” başka bir tarafça hazırlandığını ve Washington tarafından kelimesi kelimesine benimsendiğini ortaya koydu.

Nitekim gerçekte, bu “plan”, İsrail ve onunla aynı safta yer alan, 1982 işgali ve 1983 Mayıs Anlaşması sırasında da benzer bir rol oynamış olan “Lübnanlı-Amerikan” gruplar arasındaki ortak bir çabanın ürünü. Bugün Netanyahu, ikisinden birinin ve hatta ikisinin gerçekleşmesinin arzu edildiği iki hedeften birine ulaşmayı amaçlıyor; ya bölünme ve parçalanmaya yol açacak bir iç savaş ya da Batı'nın desteği ve onayıyla tam bir işgal.

Lübnan sahnesini takip ettiğimde, genel atmosferin huzursuz olduğunu görüyorum; zira belki de 1975'te patlak veren iç savaştan bu yana en derin bölünme yaşanıyor. Dini gruplar cephesinde bu bölünme şu anda medyaya yapılan açıklamalara, verilen röportajlara ve sosyal medya paylaşımlarına yansıyor.

Hristiyan toplumu içinde, göstergeler ve özellikle de İsrail ile doğrudan müzakerelere yönelik yaygın destek ve memnuniyet, bazı Lübnanlı Hristiyan liderlerin, bilhassa 1975'te “siyasi Marunizmin” gerilemesinden, daha sonra savaşı sona erdiren ve Hizbullah'ın egemenliğiyle sonuçlanan Taif Anlaşması'ndan bu yana kaybettiklerini geri kazanma konusunda çok iyimser olduklarını gösteriyor.

Geçmişteki dışlayıcı kinlerini henüz aşamamış olan “Lübnanlı-Amerikalı” aktivistlerin sık sık televizyon ve basında söyledikleri, ayrıca Netanyahu'nun kurmaya çalıştığı “Büyük İsrail” haritalarıyla paralel olarak bazılarının dolaşıma soktuğu, ABD tarafından -elbette Likud'un himayesi altında- desteklenen haritalar da bu durumu teyit ediyor.

Buna karşılık, Müslüman toplumu içinde birçok Şii, İsrail'in, Hizbullah'ın silahı ve İran'ın bölgedeki nüfuzu sayesinde elde ettikleri ve faydalandıkları siyasi, ekonomik ve güvenlik nüfuzunu ellerinden alması durumunda en büyük kaybedenlerin kendileri olacağını düşünüyor.

Ayrıca, İran'a olan sadakatleri nedeniyle, ortak düşman olan İsrail ile herhangi bir çatışmada Sünni ortaklarından otomatik olarak almaları gereken desteği fiilen kaybetmiş olmalarından korkuyorlar.

On yıllarca siyasi olarak bölünmüş olan Sünnilere gelince, sırasıyla Nasırcı Arapçılığa, ardından Filistin direnişi Arapçılığına ve nihayet Saddam Hüseyin'in Arapçılığına olan bahislerini kaybettikten sonra, Refik Hariri döneminde Haririci siyasetin kendilerine sağladığı göreceli bir refah dönemi yaşadılar.

Ancak, İran hegemonyası altında Hariri suikastı ve Suriye savaşının (2011-2025) mezhepsel boyutları, Sünni siyasi sahneyi karmaşaya sürükledi ve çok sayıda öneri gündeme getirildi. Bu nedenle, İsrail ile doğrudan müzakereler, özellikle bir yanda İslamcı, Arap milliyetçisi ve solcu akımlar, diğer yanda ise sağcı liberal akımlar ile finans ve iş dünyasından figürler arasında Sünni toplumunun içinde bulunduğu bölünmeyi daha da kötüleştirecek bir “sorun” yaratıyor.

Geriye Dürzi toplumunun rolü kalıyor. Lübnan, Suriye ve işgal altındaki Filistin'de daha küçük dini gruplardan birini oluşturmalarına ve bin yıldan fazla bir süredir dini ve fikri olarak izole olmalarına rağmen varlıklarını sürdürmelerini sağlayan önemli avantajlara sahipler. Bu avantajlar birçok figürünün siyasi alanda öne çıkmasına olanak tanıdı.

Bağımsızlık sonrası hazırlanan Lübnan ve Suriye anayasaları, Dürzileri, Alevileri ve İsmailileri İslami mezhepler olarak kabul etti. Ancak Siyonist hareket, “böl ve yönet” stratejisini izleyerek ve Dürzi mezhebinin gizliliğini, ritüellerinin ezoterik doğasını, uygulamaları ve kavramlarındaki farklılığı kullanarak, Dürzilerin Müslüman ve hatta Arap bile olmadığını deklare etti.

Ne yazık ki, tekfirci gruplar arasındaki bilgisizlik, Maşrık’taki (Levant) Dürzi topluluklarının ve bölgelerinin demografik, kültürel ve ekonomik bir kuşatmaya maruz kalmasına yol açtı.

Mevcut İsrail liderliği, Dürzilerin çıkarları konusunda endişeli olduğunu iddia ederek, onların bölgesel mezhep çatışmaları hakkındaki kaygılarını, onları koruma taahhüdüyle istismar ediyor.

Bu iddia, elbette, korkanlar ve “koruma” vaadine inananlar arasında bir miktar kabul görüyor. Dahası, bazıları, tarih ve miras konusunda sınırlı bilgiye sahip Dürzi gençliği arasına sızmak için tasarlanmış sosyal medya platformları aracılığıyla yayılan mesajlardan etkileniyor. Bununla birlikte, daha akil olanlar temkinli davranma eğiliminde. Bu kişiler, Müslümanların, bazı iradesiz bireylerin kimliklerinin, kökenlerinin ve kültürlerinin aleyhine dönmelerine yol açabilecek bir kırılmayla karşı karşıya olduğuna inanmıyorlar.

Bu noktada, makalenin başında bahsettiğim ve İran'dan sonra Türkiye'ye ve belki de diğer ülkelere de saldırmayı içeren Netanyahu'nun projelerinin “Avrupalı yansımalarına” geri dönelim. Ne yazık ki, burada, İsrail'e yakın Batı Avrupalı liderlerin, en azından sözlü olarak, bunu onaylamaya kaydıkları görülüyor.

Ancak, Netanyahu'nun arzuladığı gibi “Müslümanlara karşı küresel bir Hristiyan savaşı”, bence İsrail de dahil olmak üzere kimsenin çıkarına olmayacaktır. Eğer İsrail lideri, “lobilerinin” Batı hükümetlerine şantaj yapma ve onları dilediği gibi manipüle etme yeteneğine olan güvenini koruyorsa, büyük emellerini engelleyebilecek göstergeler de var.

Şu anda Amerikan Hristiyan-Yahudi tabanında bile bir bölünme mevcut ve bu bölünme Donald Trump'tan sonra daha da derinleşebilir.

Ayrıca, Papa 14. Leo'nun tutumu, savaş ve nefret mantığını kesinlikle reddettiğini gösteriyor. Dahası Avrupa'nın çekincelerinin yanı sıra, küçümsenemeyecek Rusya ve Çin'in tutumları da var.

Son olarak, Arap ve İslam dünyasında, mevcut komplonun tehlikelerini ve hedeflerinin kapsamını anlayan ve anlaşmazlık, bölünme ve parçalanma tohumları ekme planlarına göz yumulamayacağını bilen rasyonel güçler var.