Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

Yüzyılın Anlaşması'ndan sonra arzu edilen doğru pozisyonlar

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’nun sorununa ve tam olarak Filistin davasına çözüm olarak sunduğu Yüzyılın Anlaşması planına kısa bir göz atıldığında, İngilizce hazırlanmış olduğu, 181 sayfadan oluştuğu, 42844 kelime içerdiği görülecektir. İki kısma ayrıldığı ve birinci kısmın siyasi çerçeve hakkında olduğu, 22 bölüm ve biri kavramsal harita, üçü güvenlik ve güvenlik düzenlemeleri olmak üzere  4 ekten oluştuğu, bu bölümün ekleri ile birlikte 46 sayfaya ulaştığı fark edilecektir. Planın ikinci kısmının “Ekonomik çerçeve” başlığını taşıdığı, üç bölümden ve yine bir ekonomik ekten oluştuğu ve 127 sayfaya ulaştığı da görülecektir. Bu noktada, planın ekonomi ile ilgili boyutunun daha büyük olduğunu, siyasi boyutunun kısa, güvenlik ile güvenlik düzenlemelerine odaklandığını belirtmeliyiz.
Ayrıca şuna da işaret etmeliyiz; 181 sayfaya ulaşan bu Yüzyılın Anlaşması planının sahipleri, Başkan Donald Trump idaresinin Ortadoğu’daki tarihi çatışmayı sona erdirmekte ciddi olduğunu göstermek istedi. Ancak asıl ve gerçek amaç, yaklaşan ve nerdeyse kapıda olan ABD ve İsrail seçimleri öncesinde ABD Başkanı ile müttefiği ve dostu Binyamin Netanyahu’nun imajını parlatmaktı. Bu anlaşma, bir sıçrayıştan ibarettir. Zamanla ve vakit geçtikçe daha karmaşık ve kompleks hale gelen bir sorun için çözüm oluşturamaz. Nitekim kendisi – bu anlaşma- tüm siyasi oluşumları ile Filistin halkının, başında Mahmud Abbas’ın olduğu meşru liderliğinin, Arap ve uluslararası bir uzlaşı ile bu mücadeleci halkın tek ve meşru temsilcisi olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ciddi bir itirazı ile karşılandı. Bu açık ve kesin bir meseledir ve bu tarihi çatışmanın Trump ve dostu Netanyahu’nun sunduğu temelde çözülmesi hiçbir şekilde mümkün değildir.
Bilindiği gibi, bazılarının anlaşma değil “tokat” olarak tanımladıkları Yüzyılın Anlaşması, Arap ve bazı uluslararası çevrelerde sıcak tartışmalara yol açtığı kadar İsrailli çevrelerde de tartışmaları alevlendirdi. Eski başbakanlardan Ehud Olmert risk alarak Filistin Devlet Başkanı’nı Ramallah’taki ofisinde ziyaret etti. Kendilerine yöneltilen suçlamalar nedeniyle ikisini de zorlu bir seçim sürecinin beklediği Trump ve Netanyahu’nun arzuladıkları bu plana karşı ortak bir Filistin-İsrail mücadelesi için kendisiyle anlaşmak istedi.
İsrail’in iç işleri konusunda bizden daha bilgili ve bilinçli olan Filistinli kardeşlerimiz, bu konuda İsraillilerin hepsini aynı görmemelidir. Çünkü İsrail içerisinde bu çatışmadan bıkan ve “Denizden Nehire” hikayesinin asılsız ve komik olduğunu düşünüp sesi çıkmayan büyük bir kitle de var. Yine aşırılık yanlısı olmayan İsrailliler açısından da arzu edilen gerçek çözüm, tarihi Filistin topraklarında birbirine komşu iki ülkedir.1948 sınırlarında bir İsrail devleti ile 1967’de Filistin’in işgal edilen toprakları ve elbette Gazze Şeridi’ni içeren bir Filistin devletidir.
Bu yüzden, İsrailliler arasında bu olumlu eğilime sahip kişilere fiili ve pratik olarak açılmak gerekir. Her ne kadar bu açılım, aşırılık yanlısı İsraillilerin arzu ettikleri ve kendisi için çabaladıkları, belki ABD Başkanı ve Jared Kushner’in de istedikleri, bol bol konuşan ama çok az şey yapan bazı Arapların talep ettiği tüm rahatsız edici askeri operasyonları durdurmayı gerektirse de. Bu tarihi dönüm noktasında ihtiyaç duyulan şey, doğru ve isabetli görüşler, Filistin halkı ile yakınlaştıkları ölçüde ılımlı İsraillilerle yakınlaşmaktır. Rusya, Çin ve Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunun yer aldığı dünyanın sözü dinlenir ülkeleri ve Afrika ülkelerinin çoğu gibi dünyanın dört bir yanında Filistin davasının tarihi destekçileri dost ülkelerden daha çok yardım ve destek talep etmektir.
Şuan Filistin'in isteği, tüm bu gelişmelerin daha akıllıca ve gerçekliğine uygun şekilde ele alınmasıdır. Filistin Yönetimi’nin bu tarihi dönüm noktasında atabileceği en tehlikeli adım, Arap ülkelerindeki Filistin halkının zorlu ve maliyetli mücadelesini uzaktan izleyen, kendilerini ‘akıllı insanlar!’ ve Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, Filistin Yönetimi’ne ve bu yolda kan döken ve mücadele eden Filistin halkının yürüyüşüne makul bir alternatif olarak gören bazı tarafların taleplerine ve savunduklarına karşılık vermek olur. 
Dolayısıyla, bin kere de olsa, bu önemli tarihi anda bu kutsal davanın karşı karşıya kalacağı en büyük tehlikenin, Ulusal Yönetimin feshedilmesini ve Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın istifasını talep edenlerin taleplerine karşılık vermek olduğunu tekrarlayacağız. Oslo Anlaşması’nı reddedip çöp kutusuna atmayı, yeniden silahlı mücadele çağrısında bulunmayı, Siyonist düşman ile uzun süreli bir ateşkes anlaşması imzaladığı bilinen Hamas Hareketi’ne, İslami Cihat ve İran’a bağlı tüm örgütlere katılma çağrılarına uymak olduğunu yineleyeceğiz.
Kutsal Filistin davası şu anda epey tehlikeli bir dönemeçten geçiyor. Filistin liderliğinin atacağı en tehlikeli adım, Oslo Anlaşması’ndan vazgeçmek olacaktır. Devlet Başkanı Abbas’tan bu anlaşmadan vazgeçmesini, Ulusal Yönetimi feshetmesini, eski başbakan Ehud Olmert’in temsil ettiği ılımlı İsrailliler ile iletişimin durdurulmasını, Hamas ve İran’a katılmasını talep edenler aslında bu davaya trajik bir son istiyorlar. Oysa 1948 ve öncesinden bugüne tarihi deneyimler artık açık ve bilinen bu gerçeklerin kanıtıdır.
Bu noktada, şu ana kadar söylediklerimiz yanlış anlaşılmasın diye şunu da vurgulamalıyız; Yüzyılın Anlaşmasını tamamen ve kati bir biçimde reddediyoruz. 4 Haziran 1967 sınırları ile bağımsız bir Filistin devletine götürecek çözüm dışında hiçbir çözümü kabul etmiyoruz. Filistin halkının meşru haklarını destekleyen uluslararası kararlara sımsıkı bağlıyız. Bu alanda son derece önemli başarılar elde edildiğine, Ulusal Yönetimin feshedilmesini, Oslo Anlaşmasından  yüz çevirilmesini talep edenlerin bu davayı 1965 yılı, 1973’teki Cezayir Zirvesi kararı, 1974’teki Rabat Zirvesi kararı öncesine götürmek istediklerini biliyoruz. Çünkü 1965 yılı Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kuruluş yılı, 1973 ile 1974 zirve kararları ise bu örgütün Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olduğunu onaylayan kararlardır.
Filistin davasında Arap “başarısızlıklarının” yaşandığı ve bazı Arapların İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye yöneldikleri biliniyor. Bu aşikardır ve kendisini inkar etmek mümkün değil.
Ancak, bazı Arapların tutumlarında yaşanan bu değişime rağmen tüm bu yönelimleri reddeden bir Arap tutumu, Filistin halkı ve haklı davasına yönelik bir uluslararası dayanışmanın var olduğu da biliniyor. BM’nin işgal altında bir Filistin devletini tanıması ve bu alanda gerçekleşen tüm başarılara sımsıkı kalmamız gerektiği açıktır.  Bu bağlamda, Filistinli olduklarını iddia etseler de, bu meseleyi asla kendi meseleleri olarak görmeyenlere izin verilmemesi gerektiği bilinen bir gerçektir.