Selman Dusari
Suudi Arabistanlı gazeteci, Şarku'l Avsat eski genel yayın yönetmeni
TT

Korona: Sıkı kurallar ve düzen hayat kurtarıyor

Bundan böyle insanlar inanılmaz bir şeyin olmadığını öğrenecekler. Romanlar ve bilimkurgu filmlerinde yaşanması ihtimal dışı görülen şeyler bin kere gözden geçirilecek. Zira İkinci Dünya Savaşından bu yana, korona krizinin meydana getirdiği gibi tüm toplumlar üzerinde bu kadar olumsuz bir etki meydana getiren bir hadise yaşanmadı. Havalimanları çalışmıyor. Trenler hareket etmiyor. Kalabalık otoyollar şimdi boş. Sınırlar kapatıldı. Sağlık sistemleri çöktü. Parka gitmek ve piknik yapmak bir lüks, yollarda yürümek ulaşılması zor bir hayale dönüştü. İnsanları izole etmek bir kural ve hayatın olduğu gibi devam etmesi ise bir istisna haline geldi.
Fransız Les Echos gazetesinin cumartesi günü yayınladığı bir istatistiğe göre, dünya genelinde izolasyon 10 gün öncesine göre üç kat arttı. Toplamda dünya nüfusunun 3.26 milyar yani % 43’ünü oluşturan 60 ülkede sokağa çıkma yasaklandı. Vatandaşlara ihtiyaçlarını karşılamak, tedavi görmek ve iş dışında evlerden çıkmamaları kesin bir şekilde tavsiye ediliyor.
Daha önce hiç kimsenin bir benzerini izlemediği bu korku filminin her ayrıntısı ile dünya genelinde vaka sayısı korkunç bir biçimde yükselmeye devam ediyor. Nüfusu, Çin’in toplam nüfusunun yaklaşık % 4’üne ulaşan İtalya gibi bir ülkede, Çin’den fazla vaka sayısı kaydedildi. Bununla birlikte, başta Çin, Japonya ve Güney Kore olmak üzere Asya, deneyimi az da olsa umut veriyor. Çin aşamalı olarak tüm tedbirleri askıya aldı. Restoranların yarısı kapılarını yeniden açtı. Japonya ve Güney Kore de tedbirlerini hafifletti.
Öte yandan, ABD ve Avrupa ise korona krizinin şiddetlendiği merkez üslerine dönüştü. Bizzat koronanın yarattığı birinci şok dalgasından sonra, salgının, özellikle sağlık sisteminde dünyanın en iyi ülkeleri arasında sayılan Avrupa’da bu kadar hızlı ve tehlikeli bir biçimde yaygınlaşmasının ikinci şok dalgasına neden olduğunu söylersek abartmış olmayız. Öyle ki, İspanya ve İtalya vaka ve ölü sayısında tüm sistemlerinde geri olan İran ile yarışır hale geldiler. Bunu daha iyi açıklamak için şu örneği verebiliriz: Sözgelimi, İngiltere ve Fransa birlik olup Hong Kong gibi küçük bir devlete savaş açmış ama ikisinin de ordusu kendilerini kolayca yenen bu küçük devlet ile başa çıkamamışlar gibi. İşte şu anda tam olarak bu yaşanıyor ve dünyanın en güçlü hükümet sistemleri koronanın yayılma hızını kesemiyorlar.
Bana göre, ülkelerin çoğu iki stratejiden birini seçti. Birincisi; baş gösteren salgın daha ürkütücü bir boyut almadan önce sıkı kurallar, koruyucu önlem ve tedbirler almaya dayanıyordu. İkincisi; iyi vatandaşlık ve toplumsal bilince güveniyordu. İkinci stratejide hükümetler özellikle de Batılı hükümetler, hiçbir koruyucu tedbir ya da katı kural uygulamadılar. Çünkü Batılı ülkelerin siyasi doğası, tehlike yakın olsa da vatandaşlarının özgürlüklerini sınırlayabileceği – elbette Batılı tanıma göre- için başlangıçta bu tür önlem ve kuralların alınmasına olanak tanımıyordu. Ne var ki, korona felaketi yaşandığında geç olmadan yaklaşmakta olan tehlikeyi öngörüp önleyici tedbirleri alan devletlerin aksine Batılı hükümetler, olayları öngöremedi ve yüz binlerce – önümüzdeki haftalarda milyonlar olabilir- vatandaşının enfekte olmasının önüne geçmek için yapması gerekeni yapamadı. İlginçtir ki iki stratejinin de hedefi aynıydı. İnsanları, insani bir felaketten kurtarmak. Ancak, bir tanesi –en azından şu ana kadar- başarılı, diğeri ise yine en azından şu ana kadar başarısız oldu. ABD’deki Maryland Üniversitesinden Psikoloji Profesörü Michelle Gelfand’ın belirttiği gibi, özellikle felaketlerde, katı kurallar ve düzenin insanların hayatlarını kurtardığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Korona krizinin ışığında bilim adamları, politikacılar ve doktorların karşı karşıya olduğu en zor soru şudur: Bu salgın ne zaman sona erecek? Acı gerçek şu ki, hiç kimse bunu tahmin edemiyor. Aradaki tek fark, bazı siyasi sistemler tehlikeyi erkenden fark edip enfeksiyonun yayılmasını sınırlamak, kendisini bir felaketten korumak ve vatandaşlarının kendisini suçlaması için hiçbir neden bırakmazken, bazı sistemlerin felaket yaşanana kadar bekleyerek geç harekete geçip halklarının öfkelerini çekmeleridir. En büyük paradoks, birincisi insan haklarını ihlal etmekle suçlanırken ikincisinin insan haklarını savunmakla övünmesi ve dünyanın genel özgürlükleri koruyan ilkeler ile insanların canlarını koruyamayan ilkelerin aynı olduğunu keşfetmesidir.