Korona: Doğa, mutasyon ve insan

Korona: Doğa, mutasyon ve insan

Salı, 14 Nisan, 2020 - 14:15

İngiliz biyolog, jeolog, edebiyatçı, hukukçu ve ilahiyatçı Charles Darwin, türlerin gelişimi ile ilgili başlangıçta makaleler şeklinde yayımlanan daha sonra “Türlerin Kökeni” adıyla 1859’da kitap haline getirilen notları aracılığıyla dikkatleri çekti ve ünlü oldu.

Bilhassa kuşlar, deniz canlıları ve bitkilerin türleri üzerine yaptığı araştırmalar ile dünyanın her yerinde toplumların ve bilim adamlarının konuştuğu biri haline geldi.

Darwin, 19’uncu yüzyılın başında doğdu. O zamanlar insanlar genleri, DNA ya da RNA adıyla bilinen genetik maddeyi henüz keşfetmemişlerdi. En önemlisi Türlerin Kökeni’nde sunduğu tüm kanıt ve deliller tek bir şeye odaklanıyordu; derin düşünme. Derin düşünme bilginin azığıdır. Bu nedenle, insanların DNA’nın yapısını keşfettikleri ve Darwin’in ölümünden uzun yıllar sonra teorisinin doğru olduğunu anladıkları 20’inci yüzyılın ortalarına kadar teorisi destekçileri ile karşıtları arasında tartışma konusu olmaya devam etti.

Darwin yanında mürekkep hokkası, tüy kalem ve kağıtlar ile Avustralya ve Güney Amerika’ya yolculuk yapmış, değişen iklimsel ve coğrafi koşulları ölçüt alarak kuşların türleri ve boyutları, sincapların ayaklarının uzunluğu, deniz canlıları arasındaki farklar, bitkilerin görünümünün değişmesi hakkındaki notlarını kaydederek uzun yıllar dünyayı dolaşmıştı.

Açıkçası Darwin, canlı varlıklardaki farklılığı ve değişimi, şekil bakımından farklılık gösteren eski fosillerle karşılaştırmıştı. Bu karşılaştırmalarla yaşanan  değişimlerin sebeplerine odaklandı. Canlılar, değişen şartlara uyum sağlamaya çalışıyorlar (Adaptasyon) doğal seçilim (seleksiyon) ile adapte olarak hayatta kalan canlılar yeni nitelikler kazanıyordu. Biyolojik yaşam ve türlerin çeşitlenmesi bu şekilde sürüyordu.

Darwin bu notlarını kaydetmeye ve bilim adamı dostları arasında yaymaya başladı.

Daha sonra bu görüşleri kendisini şüpheyle karşılayan halk arasında da gitgide yayıldı.

Şüpheyle karşılanmasına rağmen Darwin, bilim çevreleri tarafından saygı görmeye ve takdir edilmeye devam etti. Darwin’in eşsiz aklından bize bıraktığı en önemli miras, doğal seçilimin evrimin ana faktörü olduğudur. Karmaşık ayrıntıları bir yana bırakırsak, Darwin’in canlılar arasındaki farklılıkları ayrıntılı bir biçimde kaydettiğini söyleyebiliriz. Bu farklılıkları, değişen çevre koşulları ışığında hayatta kalmak için canlıların yeni türlere evrilmesini sağlayan değişime dayandırdı. Diğer bir deyişle, bitkilerin yapraklarının buharlaşan su oranını azaltmak için kurak iklimlerde dikenlere dönüşmesi gibi canlılar, yaşadıkları çevrede yaşanan değişime tepki verir ve uyum sağlamak için evrim geçirirler. Buna dayanarak, en güçlünün ve en cesur olanın değil çevresine uyum sağlama yeteneğine sahip olanın hayatta kalacağını söylüyoruz. Tüm canlı türleri bu yeteneğe sahip olmadığı için yok bazıları olup tükeniyor.

Mutasyon kavramı, genetik ve kalıtım alanındaki araştırmacıların kullandıkları bilimsel kavramlar listesinin ilk sırasına yerleşti. Mutasyon basitçe, belirli canlıların bazı genlerinde değişim yaşanması ve bunun sonucunda genetik kodları değiştiği için canlının artık eskisi gibi olmaması anlamına gelmekte.

Bu yüzden, değişimin aynı türden yeni ailelerin oluşmasına yol açtığını söylüyoruz. En basit hücreden en eskisine ve insan gibi en yükseğine kadar tüm canlılar mutasyona uğrar. Ancak doğal mutasyonun oranları çok küçüktür ve bir ila bir milyon, bir ila yüz milyar hücre arasında gerçekleşir. Genel olarak virüsler özellikle de korona gibi RNA virüsler mutasyonların daha yüksek oranda meydana geldiği organizmalardır. Çünkü RNA, DNA gibi  herhangi bir hata yaşandığında bir düzeltme mekanizmasına sahip olmayan basit bir şerit şeklindedir.

Yeni tip koronavirüsü Kovid-19’un melez ya da üretilmiş bir virüs olduğu gibi kavramları çokça duyuyorum. Oysa “melez virüs” kavramı kesin değildir çünkü melezin farklı bir bilimsel anlamı vardır. Aynı şekilde üretilmiş virüs kavramı da doğru değildir.

Doğrusu, virüslerin kendilerini dönüştürme yani mutasyona uğrama kapasiteleri çok yüksektir.

Amaçları da Darwin’in belirttiği gibi hayatta kalmaktır. Virüsler hayatta kalma mücadelesi sırasında, konakçı, hücrelerde yaşamasına ve çoğalmasına yardımcı olacak nitelikleri kazanmak için genetik kodlarını değiştirir.

Bunu daha iyi açıklamak için şu örneği verelim: 2002-2003 yılları arasında 700 kişinin ölümüne neden olan SARS virüsü aile olarak Kovid-19 virüsüne en yakın olan virüstür. Ancak aralarındaki en önemli fark, ikincisinin daha gelişmiş olması ve konak hücrelerin reseptörlerine daha güçlü ve sabit bir şekilde bağlanmasıdır.

Bu fark, yakın ailelerden olmalarına rağmen SARS virüsüne oranla yeni tip koronanın  daha kötü ve vahşi olmasına yol açmıştır.

Bu nedenle, Çin’in açıkladığı ve dünya ile paylaştığı genetik kodun, bazı genlerde Avustralya ve ABD’de görülen aynı virüs türünden farklı olduğu söylenmiştir.

Hatta Çin’in kendisinde bile iki tür virüs görüldü ki bu, virüslerde mutasyonların yaşanmasının doğal olduğunun bir başka kanıtıdır. Ancak aynı virüs türleri arasında büyük farklılıklar olduğunu okuduğumuzda bu, tehlikenin büyük olduğu anlamına geliyor.

Çünkü genel olarak mutasyonların çoğunun tıbbi açıdan önemi yoktur. Diğer bir deyişle, asıl önemli olan virüsün konakçı hücrenin reseptörlerine bağlanma mekanizması gibi patojenik mutasyonladır.

Bir coğrafi konumdan diğerine genetik kod dizilimindeki farklılıkları açıklamak dışında yaşanan diğer birçok mutasyonun kayda değer bir rolü yoktur.

Peki, burada insanın rolü nedir?

Araştırmacı ya da doktorların amacı, genetik kodları aracılığıyla keşfettiğimiz virüsün taktiklerine karşı koymaktır. Virüsün hücre yüzeyi reseptörlerine bağlanma yeteneğini yok etmek dolayısıyla hücreye sızmasını engellemektir. Kendisini izlemek ve savunma hatlarını çizmektir.

Basitçe, yeni tip koronavirüsü, hızlı bir şekilde yayılmasına yardımcı olacak nitelikleri kazanmak için genetik yapısını değiştirdi.

Bugün bilim insanları, virüsün doğrudan yarasalardan insanlara geçmiş olmasının uzak bir ihtimal olduğunu, gelişerek aracı bir hayvana ve bu aracı hayvandan da insanlara geçtiğini söylüyorlar.

Bu bana Darwin’in çözemeden öldüğü denklemi hatırlatıyor. Çiçekli bitkilerin varlığı, kökenlerini ya da atalarını bulamadığı için Darwin’i şaşırtıyordu. Bu bitkilerin aniden ortaya çıkmadığından emindi. Ne var ki teorisini kanıtlayamadan önce öldü. Ölümünden sonra arkeologlar, çiçekli bitkilerin bir önceki türü yani onların atası olan bitkilerin kalıntılarını buldular.

Bu kalıntılar, çiçekli bitkilerin aniden ortaya çıkmadığını, atalarının genetik yapılarında gerçekleşen değişim ve evrimin sonucu olduklarını kanıtladı.

Bugün korona ile yaşananlar basitçe, Darwin’in 161 önce dile getirdiği teorisinin gerçekçi bir şekilde hayata geçmesidir.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya