Dün, İtamar Ben-Gvir, faşist destekçilerinden oluşan bir kalabalığın ortasında, Tapınak Tepesi’nde aşırıcılığını bir kez daha sergileyerek, burasının “sadece İsrail'in mülkiyetinde” olduğu yönündeki açıklamasını yineledi.
Aynı zamanda, bazıları Lübnanlılara, krizin yatıştırılması amacıyla liderlerinin İsrail ile “ciddi” doğrudan müzakereler yürüttüklerini telkin ederken, İsrail savaş makinesi, Gazze Şeridi'ndeki ölümcül yerinden etme taktiklerini güney Lübnan'da da tekrarlayarak “jeopolitik” saldırganlığını sürdürdü.
Korkarım ki bu yaklaşım, yakında Maşrık’ın (Levant) diğer bölgelerine de uygulanacak; Lübnan ve Filistin'deki Batı Şeria'dan başlayarak, bazı radikal İsraillilerin yorumlarına göre Fırat'tan Nil'e kadar uzanan “Büyük İsrail” haritasında deklare edilen hedeflere kadar uzanacak ama bununla sınırlı kalmayacak.
ABD yönetimi ile Binyamin Netanyahu hükümeti arasında, özellikle Lübnan meselesi ve genel olarak Doğu Akdeniz'in geleceği konusundaki görüş ayrılıklarının giderek daralmasıyla birlikte, Lübnanlı yetkililerin, mevcut müzakere süreci ve olası sonuçları konusunda endişeli halklarına verdikleri güvencelere güvenmek herhangi bir rasyonel gözlemci için zor.
Bu noktada, en azından şimdilik, İsrail ile müzakere fikrini kolaylaştıran birkaç faktörün olduğunu savunuyorum. Bunların en belirginleri şunlardır:
- Birincisi, Lübnan ve İsrail arasındaki önemli güç dengesizliği ve İsrail'in Lübnan'ı yok etme, hatta parçalanma noktasına kadar götürme konusundaki neredeyse sınırsız kapasitesi.
- İkincisi, 1982 işgalini takip eden Mayıs 1983 müzakerelerinin aksine, geleneksel liderler arasında bazı istisnalar olsa da İsrail ile doğrudan müzakereler için İslami -özellikle Sünni- bir desteğin mevcut olması. Suriye rejiminin uygulamaları, ardından Hizbullah'ın egemenliği ve Refik Hariri suikastı etrafındaki koşullar, Sünni nüfusun büyük bir kesiminin ve önemli sayıda Dürzi'nin “İran hegemonyası” olarak bilinen şeyden uzaklaşmasının ardındaki belirleyici faktörler oldu. Bunlar, devletin, ordusunun ve güvenlik aygıtının otoritesini ve ulusal rolünü yeniden kazanmasını da talep ediyorlar.
-Üçüncüsü, ekonomik ve mali çöküş, göç oranlarını artırdı, ekonomik kurumları ve sektörleri zayıflattı ve Lübnan halkının direnme ve katlanma gücünü azalttı.
-Dördüncüsü, uluslararası gerçeklik -finansal, teknolojik ve jeopolitik olarak- şimdiye kadar, başta İsrail olmak üzere Batı yanlısı güçlerin konumunu, rakiplerinin aleyhine güçlendirdi.
Bu faktörlerin birleşimi, en aşırı İsrail yönetimleriyle en sağcı Amerikan yönetimlerinin himayesinde doğrudan müzakerelerin “olumlu” yönlerine ilişkin iyimserliği artırdı. Bunun için hazır olarak sunulan destekleyici argüman da “Başka hangi alternatifleri düşünüyorsunuz ve öneriyorsunuz?!” idi.
Bu sözler gerçekten doğru!
Ancak, öncelikle, İsrail'in baş müzakerecisi, Washington Büyükelçisi Yehiel Leiter'in siyasi geçmişi, barış ve birlikte yaşama seçeneklerine gerçekten inanma konusunda iyimserlik uyandırmıyor. Özellikle de Netanyahu'nun Washington Büyükelçisi’nin, “Tevrat odaklı” mevkidaşı, ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'nin birebir kopyası, hatta yansıması olduğu göz önüne alındığında.
İlgilenenler için Leiter, ABD'nin Pensilvanya eyaletinde doğmuş bir haham, din tarihçisi ve sağcı Tevrat temelli siyasi analist, barış karşıtı Kach Partisinin kurucusu radikal Haham Meir Kahane'yi takip eden, yerleşimi destekleyen bir siyasi aktivisttir. Halil şehri yakınlarındaki Kiryat Arba yerleşim yerinde ve daha sonra Batı Şeria'nın güneyindeki Alon Shvut yerleşim yerinde yaşadı.
Siyasi kariyerine gelince, Likud'un iktidarda olduğu dönemlerde çeşitli kademelerde görev yaptı. Bir süre 1982 Lübnan işgaline önderlik eden General Ariel Sharon'un siyasi danışmanı olarak görev yaptı ve daha sonra Netanyahu ve ekibiyle yakınlaştı.
Bu geçmiş, özellikle iki önemli gerçek göz önünde bulundurulduğunda, birçok anlam ve çıkarım içeriyor: Birincisi, Washington ve Tel Aviv arasındaki özel “stratejik ilişki”. İkincisi, bir yandan Trump yönetimi ve danışman ekibi (elbette Huckabee de dahil), diğer yandan Netanyahu hükümeti ve Amerikalı dostlarından oluşan çevresi arasındaki yakın ilişki.
Bu iki gerçek, ne İsrailli müzakerecinin ne de Amerikalı sponsorun, her zamanki gibi “kendini savunma hakkı” ile gerekçelendirilen İsrail'in yayılmacı vizyonunun dışında nihai bir “barış” olasılığına gerçekten ikna olmadığını gösteriyor.
Elbette, bazıları İsrail'in, İran gibi yurtdışından desteklenen devlet dışı aktörlerin elinde silah olduğu sürece, özellikle sınırdaki yerleşim yerlerinde, yerleşimcilerinin güvenliğini garanti edemeyeceğini iddia etme hakkına sahip olduğunu savunabilir. Bu iddia, çoğu Batılı güç tarafından da kabul görüyor.
Sonuç olarak, Tahran'ın son on yıllardaki eylemleri ve bunların bölgesel yankılarıyla birlikte, bu iddia, ABD ve İsrail'in İran'a karşı bir savaş başlatması için koşulları büyük ölçüde kolaylaştırdı ve belki de bölgeyi bölme ve parçalama planına da ivme kazandırdı!