Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Lübnan: Açlık mı yoksa Ceaser Fonu mu?

Lübnan: Açlık mı yoksa Ceaser Fonu mu?

Cumartesi, 20 Haziran, 2020 - 12:15
Racih Huri
Lübnanlı yazar

Lübnan Savunma Bakanı Zeina Akar, Ceaser (Sezar) Yasası'nın, Lübnan'da  Şam ile ilişkisi olan taraflara ve bir dizi Lübnanlı yetkiliye getirdiği detaylı yaptırımların yansımalarına dair haklı korkular nedeniyle, haziran ayı başındaki bakanlar toplantısında içeriği hakkında bilgi sahibi olmaları için bakanlara yasanın metnini dağıtmıştı.

Hükümetin tamamı Hizbullah’ın eseri, Hizbullah, Emel Hareketi ve Cumhurbaşkanı Mişel Avn’dan oluşan ittifaka dayanan tek bir politik rengi yansıtmasına rağmen Savunma Bakanı Akar, Hizbullah’ın görüşlerini yansıtan medya çevrelerinin sert kampanyasına maruz kaldı. Yasanın hükümleri ve  yıllardır Suriye rejimine açılmaya ve yönelmeye hevesli bir politika uygulayan Lübnan resmi devletine olası yansımaları olacağı hakkında çok sayıda bilgi ve uyarı bulunmasına rağmen, sadece böyle bir girişimde bulunduğu için Akar, hedef tahtasına oturtuldu.

Lübnan tuhaflıklar ülkesi olduğu için, Dışişleri Bakanı Nasif Hıtti’nin yasayı ve Lübnan ile Lübnan şirketlerine olası yansımalarını açıklığa kavuşturmak amacıyla çarşamba günü ABD Büyükelçisi ile görüşmesi gerçekten çok ilginçti. Çünkü Lübnan haftalardır devlet tarafından sübvanse edilen akaryakıt ve buğdayın Lübnan’dan Suriye’ye kaçırılması haberleri ile çalkalanıyor. Son gösterilerin fitilini ateşleyen de bu haberler oldu. Ne var ki, bu görüşmenin gerçekleşmesinden daha da ilginç olan, büyükelçiliğin, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Ceaser Yasası'nın içeriği ve etkilerine dair tweetini kendi hesabından yeniden paylaşmasından birkaç saat sonra Büyükelçinin Dışişleri Bakanlığına çağrılmasıydı. Söz konusu tweet şu şekildeydi: “Ceaser Yasası, ABD hükümetine Suriye rejiminden zulümlerinin hesabını sormak için güçlü bir mekanizma sağlıyor. Bu yasaya göre, hiçbir yabancı şirketin bu rejim ile hiçbir şekilde ilişkisi olmamalı ve kendisiyle çalışmamalıdır.”

Daha da ilginç ve tuhaf olanı, Lübnan hükümeti yetkililerinin, ABD Kongresi’nde Cumhuriyetçi çalışma grubu tarafından 10 Haziran’da hazırlanan rapora dikkat etmemiş gibi davranmasıydı. Ortadoğu’ya ilişkin tavsiyeler içeren rapor, Tahran üzerindeki azami baskıyı ağırlaştırarak bölgede İran nüfuzunu çevreleme çağrısında bulundu. Asıl sürpriz, raporun Lübnan’ı bu çabalara dahil ederek kendisini İran ile aynı kefeye koyması ve iki önemli hususa odaklanmasıydı:

Birincisi, ABD’nin Lübnan ordusuna yaptığı güvenlik yardımını sonlandırmaya yönelik açık çağrıdır. Keza, Hizbullah’ın Lübnan üzerindeki kontrolü şeklinde adlandırdığı duruma dayanarak ABD Kongresi, Lübnan’ı kurtarması için Uluslararası Para Fonu’na (IMF) para göndermeyi yasaklayan bir yasa tasarısının kabul edilmesini de talep etti. Bu talebin arkasında Kongre’nin, Lübnanlılar yolsuzluğu protesto edip Hizbullah’a karşı durma ve silahın sadece Lübnan devleti elinde olmasına dair 1559 ve 1701 sayılı BM kararlarını uygulama çağrısı yaparken, Lübnan’a yardım gönderilmesinin sadece Hizbullah’ı ödüllendirmek anlamına geleceği düşüncesi yer alıyor.

İkinci olarak rapor, ABD’nin Hizbullah’ın Lübnan’daki müttefiklerini cezalandırmasına dair açık çağrıya odaklandı. Bu bağlamda raporda, Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın damadı Cibran Basil’in de adı anılırken, daha sonra açıklanacak isimleri kapsayan geniş bir yelpazenin varlığına da dikkat çekildi.

Bir grup muhafazakar senatörün hazırladığı bu rapor, şu ana kadar ABD yönetimini bağlayıcı bir nitelik taşımasa da Ceaser Yasasının hedeflerinin bu sınıra ulaşacak kadar genişleyebileceğinin işaretlerini taşıyor. Dahası, Lübnan’ın boğucu krizi ile yüzleşmek için yardım almak umuduyla kendisi ile müzakerelere daldığı IMF’nin anahtarının ABD’nin elinde olduğunu net ve kesin bir şekilde hatırlatıyor. Beyrut’taki diplomatik hareketlilik, Avrupalı büyükelçilerin gerek Ceaser Yasasının tehlikeleri ve Lübnan üzerindeki muhtemel etkilerine karşı uyarmak gerekse de Avrupalı ülkelerin yasaya uyacağını ilettikleri Lübnan’ın tepkisini ölçmek için yetkililerle görüşmeleri bunun kanıtıdır.

Buna paralel olarak, Lübnan hükümetinin IMF ile yürüttüğü müzakereler bir skandala dönüştü. Şu ana kadar düzenlenen 14 toplantıya rağmen ulaşılan tek sonuç, Cumhurbaşkanı Avn’ın “tarihi” olarak nitelediği toplantıdan sonra Başbakan Hassan Diyab’ın Baabda Sarayı’ndan açıkladığı “kurtarma planının” siyasi arka planlara ve gerçek dışı rakamlara dayandığı gerçeğidir. Evet bu tarihi bir skandal çünkü ilk olarak devlet, hükümetinin görkemli sayıları ile Merkez Bankası'nın bilimsel rakamları arasındaki farkı kapatmak için bir meclis komisyonu kurmak zorunda kaldı. İkincisi, tek renkli hükümetin ülkenin iflasının sorumluluğunu yüklemek için iki kurban aradığı ortaya çıktı.

Hükümetin birinci kurbanı, Hizbullah’a yönelik ABD yaptırımlarının yürürlüğe girmesi ve bankaların, Lübnan’daki bankacılık sistemini koruma adına bu yaptırımlara uymasından sonra her gün  hedef alınmaya başlanan Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame’dir. Hükümet, bağışçı ülkeler ve IMF tarafından talep edilen herhangi bir gerçek reform sürecinden kaçınmaya çalışıyor. Zira ortada ülkeyi yağmalayan ve astronomik bir şekilde borçlanmasına neden olan yetkililer ve politikacılar olduğu aşikar. Dolayısıyla herhangi bir gerçek reformun ilk önce onları kapsaması gerekiyor. Ancak, sorumluluğu bankalara ve Merkez Bankasına yüklediklerinde, soygunun sorumluluğunu soydukları mevduat sahiplerine yüklemiş olacaklar. Diğer bir deyişle, hükümetin aradığı ikinci kurban bunlardır. Bundan daha açık, net ve tabi ki kabul edilemez yolsuzluk olabilir mi?

Uluslararası Kriz Grubu, 8 Haziran’da yayınladığı raporunda bu konu ile ilgili eleştirel ifadelere yer vermişti. Rapora göre, Lübnan’da durumun düzelmesinin tek çözümü, gerçek bir reformdur. Yapısal temellere yönelik herhangi bir reform ise, yozlaşmış politik modelin yani siyasi grupların devletin kaynaklarını çalıp paylaşmasına dayanan modelin sona ermesi demektir. Ancak Lübnanlı siyasi sınıfın ne reform yapma yeteneği ne de isteği var. Çünkü bu, ayaklarının altındaki halıyı çekmeleri anlamına geliyor. 17 Ekim devrimini başlatan Lübnanlılar, siyasi düzeyde baskı yapmanın yollarını bulamazlarsa siyasi sınıfın reformu gerçekleştirmesi çok zor.

Hizbullah’a ve Suriye rejimi ile işbirliği yapan ve kendisini destekleyen herkese yaptırım getiren, Lübnan, Suriye ve Irak’ı kapsayan İran nüfuz kuşağını kesmeyi ve bölmeyi amaçlayan Ceaser Yasası'nın çarşamba günü yürürlüğe girmesinden sonra, Lübnan hükümetinin mimarı Hasan Nasrallah bir açıklama yaptı. Ceaser Yasası'na karşı Suriye’ye yardım etmeye kararlı olduklarını belirterek Lübnan’a yasaya uymama ve boyun eğmeme çağrısı yaptı. Bu ilk olarak, IMF’den bir kuruş bile alma ihtimalini unutmamız, ikinci olarak da bilhassa Hizbullah ve Lübnan’ı aynı kefeye koyma çabaları ışığında sert bir ABD yaptırımları yelpazesine hazır olmamız gerektiği anlamına geliyor.

Bunun yanında, Nasrallah dolardan vazgeçme ve İran’dan Çin’e “doğulu alternatife” açılma çağrısı yaptı. Bunun anlamı ise, Lübnan’ın kalıcı olarak İran cephesine katılmasıdır. Nasrallah ayrıca Lübnanlıları bu yönelimi reddeden her siyasi tarafa karşı saldırıları tırmandırmaya da kışkırttı. Ceaser Yasası'nın açlık ile Hizbullah’ın silahını teslim etmesi arasında seçim yapmaları için Lübnanlılara baskı yaptığı sonucuna ulaşarak bir bütün olarak Lübnan’ın pozisyonunu özetleyen yeni bir üçlü önerme sundu: Aç kalmayacağız, silahımızı teslim etmeyeceğiz ve ABD’lilerle savaşacağız!

Bütün bu olanlardan sonra, İran 3 aydır yardım için IMF’ye kur yaparken, Ceaser Yasası'nın IMF kapısını Lübnan’ın yüzüne kapatması şaşırtıcı olmayacaktır. Asıl şaşırtıcı olan Lübnan’ın, ABD, Rusya ve Türkiye arasında varılan ve Çin’in engelleyemeyeceği örtük bir anlaşmanın sonucu olarak Suriye’den Irak’a çözülmeye başlayan İran hattına hızla sürüklenmesidir.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya