Yusuf Deyni
Suudi yazar
TT

Huber Kuleleri saldırısı: Tahran’daki Mollaların maskelerinin geç kalan düşüşü

Tahran’daki Mollalar rejimini çevreleyen çember gün geçtikçe daralıyor. Kamuya açıklanan ve Tahran’ın gerçek yüzünü gösteren keşiflerin sonuncusu; Washington DC Federal Mahkemesi’nin İran’ı 1996 yılında gerçekleşen Huber Kuleleri saldırısında ölenlerin ailelerine 879 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum eden kararıydı.
Mahkeme kararı, saldırıları düzenleyenlerin Hizbullah unsurları, emri verenin de Tahran olduğu yönündeydi. İran rejiminin davranışlarını en başından bu yana gözlemleyenler, daha söz konusu karar açıklanmadan önce bundan emindiler. İran rejiminin davranışları ile devrimi ihraç etme, bölgede kendisine bağlı ideolojik uzantılar inşa etme, siyasi propaganda yapacak, dünya genelinde İran rejimi lehine, özellikle de Latin Amerika ülkelerinde tanık olunan türde yatırımlarda bulunacak hücreler oluşturma politikalarını kastediyoruz.
Bölgeye yönelik bazı yıkıcı projelerinin ve emellerinin açığa çıkmasından sonra Mollalar rejimine karşı benimsenen bu tırmandırma politikası zamansal olarak geç kalmıştır. Ancak ABD ile İran arasındaki çekişme, bir yandan yaklaşan ABD’deki başkanlık seçimleri, diğer yandan İran’ın Başkan Donald Trump’a karşı attığı önleyici adım ve yargılanması talebi bağlamında ele alındığında bu politikanın tam zamanıdır.
Siyasi kavramlar, özellikle de dış krizlerin yönetimi etrafında dönen bu mücadele, baskı kartlarını masaya sermek adı verilen politikanın bir parçasıdır. Diğer bir deyişle ABD yönetiminin İran rejiminin bahsi geçen adımlarına verdiği yanıt, kilitli çekmecelerden rejimin bazı eski kirli dosyalarını çıkarmaktır. Tahran rejiminin korona pandemisi nedeniyle içeride en kritik dönemlerinden birini yaşadığı bir zamanda uluslararası düzeyde kınanmasını ve yargılanmasını hızlandırmaktır. ABD’nin bu adımı İran rejimini “içerideki krizleri ihraç etme” adıyla bilenen politikaya başvurmak zorunda bıraktı. Bu politika, ülkelerin iç krizlerini kendisine bağlı uzantılar aracılığıyla dışarıya (komşu ülkelere) ihraç etmesine dayanıyor. İran’ın söz konusu politikayı uygulamakta en çok güvendiği uzantısı ise Iraklı Haşdi Şabi oldu. Bu bağlamda İran, Irak’ta ABD’ye ait askeri mevzileri hedef aldı. Mevcut ABD yönetimini şeytanlaştırdı. Avrupalılara yaptırımların yenilenmesi durumunda büyük krizler yaratacağı tehditlerini taşıyan mesajlar gönderdi.
İran’ın savaşçı ve mezhep uzantıları aracılığıyla bölgesel emellerini gerçekleştirmeye çalıştığı gerçeği tüm dünyanın gözleri önüne serildi. İran son olarak içerideki krizlerini bölgeye ihraç etme, yeni cepheler açarak Suriye, Lübnan ve Körfez bölgesinde içinde bulunduğu darboğazdan kurtulma projesine hizmet etmesi için Yemen’deki savaşı kullanmıştı. Şu anda İran, doğrudan egemenliğini hedef alan müdahaleler ile kuşatılmış bir durumda. İran’ın açgözlülüğü ve ulaşmayı hayal ettiği siyasi sınırlar bugün dünyanın tamamında sorgulanıyor. Ortadoğu’da kendisini kriz yaratan bir şiddet imparatorluğu olarak sunma tutkusu kapsamında İran’ın davranış ve stratejileri anlaşılmaya çalışılıyor. Bu davranışlar, dün olduğu gibi bugün de ve değişmediği sürece bilinmez bir zamana kadar kaygı vermeye devam edecek. Ne var ki İran’ın bu tutkusu iki projesinin başarısız olması ile önemli bir darbe aldı. Bunların ilki; el-Kaide’den DEAŞ ve Şii milis güçlere kadar kendisinden faydalanmaya çalıştığı siyasi şiddet örgütleri aracılığıyla uygulamaya çalıştığı organize terör projesidir. İkincisi; İran baharının gerilemesinden sonra ortaya çıkan Arap Baharı dönemini devam ettirme, din ve mezhep boyutu ile siyasi mezhepçiliği uyandırarak bölgenin kalan istikrarını da yıkma, daha fazla güç kazanmak için azınlıklar meselesinden yararlanma projesidir.
Araştırma merkezlerinin raporlarında daha önce de İran’ın beklenmedik alanlarda kendisi için faaliyet gösterecek grup ve örgütler kurma gücünün arttığından bahsedilmişti. Örneğin Kudüs Tugayı, Pakistan ve Afganistan’daki Şiiler arasındaki faaliyetleri sayesinde bunlardan oluşan çok sayıda milis gücü kurmuştu (Rapora göre bu bölgeden milis güçlerine katılanların sayısı 4,6 milyona ulaşmıştı. Yani nüfusun yüzde 15’i bu güçlere katılmıştı. Şii milislerin partisel yapılanması içindeki hiyerarşi ve dayanışmanın boyutu bilindiğinde bunun ne kadar büyük bir sayı olduğu da anlaşılacaktır). İran, gerek Pakistan gerekse Afganistan’da Şii azınlığı kendi safına çekmek, Devrim Muhafızları’nın desteği ve eğitimi ile savaşçı unsurlara dönüştürmek için gücünün zirvesinde olduğunu dönemlerde Taliban tehdidi ile mezhepçilikten yararlandı. Bu kişilerin anavatanlarına döndüklerinde Arap Afganlar benzeri bir Şii Afganlar olgusunu ortaya çıkaracakları tahmin ediliyor. Ne var ki, örgütlenme, seferberlik ve hedef alma konusunda aldıkları iyi eğitim, Tahran rejimi şemsiyesi altında faaliyet gösterdiklerinden içeride çatlakların olmaması, Şii Afganlar olgusunu daha tehlikeli kılıyor. Raporlar İran’ın ülkelerindeki zor yaşam koşullarından, İslam ülkelerinde en yüksek düzeye ulaştığını söyleyebileceğimiz mezhep merkezli gerilimlerden yararlanarak bu paralı askerleri askeri maceraları için kullandığını ama kendilerine çok para ödemediğini doğruluyor.
Bugün dünyanın tamamı, rejimin yalnızca siyasi davranışlarının değil kimlik krizinin de temsil ettiği bir açmaz içinde olduğunun farkında. İran’ın açgözlülüğü yıllardır bölgede kargaşaya, katliamlara ve yıkıma yol açıyor. Öyle ki Irak ve Lübnan’da, hatta Tahran’da bir zamanlar ona hayran olanlar bile sonunda kendisine karşı ayaklandılar.
Tahran bugün içeride zorluklarla karşı karşıya. Ama aynı zamanda ABD’nin bölgeden çekilmesi ve ekonomik yaptırımlar aracılığıyla baskı uygulama politikasını benimsemesi ışığında Irak ve Suriye’deki emellerini jeopolitik olarak genişletmeyi umuyor. Ancak İran içerideki krizlerinin yanı sıra Irak’ta da Baas rejiminin yıkıldığı andan itibaren ülkenin iç işlerine yönelik müdahaleleri ve kontrol çabaları nedeniyle kendisine kızgın ve gittikçe yükselen sesler tarafından kuşatılmış durumda. İran, kanının son damlasına kadar kendisi için savaşacağını söylediği coğrafyayı veya bu politik ve askeri hegemonyayı korumaya çalışıyor. Sınırlarının çok ötesinde bir askeri coğrafyada genişleme umuduyla gerçekleştirdiği jeopolitik müdahalelerle daha da ilerlemeye uğraşıyor.
İran’daki temel krizin nedeni, rejimin teröre yaptığı yatırım ve milis güçlerine verdiği desteğin kendisine tabi ideolojik oluşumlar ve örgütler inşa ederek başka ülkeleri kontrol altına alma politikalarının sonuçları ya da kayıpları olacağını düşünmemesidir.
Bir araç olarak terör, bir ülkeye geçici bir nüfuz ve etki sağlayabilir ama zamanla onun için yıkıcı bir araca da dönüşebilir. İran bunun tek örneği değil. Afganistan’dan DEAŞ ve Kuzey Afrika’daki örgütlere kadar diğer deneyimler de bunu ispatlamaktadır. Nitekim Yemen’de Husi milislerle ittifak yaparak onlardan yararlanmak isteyen eski Cumhurbaşkanı Salih de yine bu milisler tarafından öldürülmüştü.
Mollalar rejiminin teröre yatırım yapmasının sonuçları, İran Devrim Muhafızları’nın terör örgütü olarak tasnif edilmesi ile görülmeye başlandı. Daha sonra, en önemli adamlarından biri olduğu Mollalar rejimi üzerindeki derin etkileri ve sembolizmi ile bir dönüm noktası sayılan Süleymani’nin tasfiyesiyle domino taşları birbiri ardınca devrildi.