Kendisine doğrudan bir renk ve kişisel bir yargı kazandırmamak adına onu “Taklitçi bilinç” ya da “Bedbaht bilinç” şeklinde adlandırmak istemiyorum. Her ne kadar bu iki kavram, modern sosyologlar tarafından tartışmasız bir bilimsel yorumla ele alınmış olsa da. Bu bilimsel yoruma göre, "Tek boyutlu" düşünenlerin, gerçeğe yaklaşmayan, hayali resimler çizen ve çölde yolculuk yapan birinin serap görüp su zannetmesi gibi kendilerine doğru görünen bir düşünce sistemleri vardır.
Bu girizgah, geçen hafta yayınlanan “Türkiye: Modelin düşüşü” başlıklı yazımla bağlantılıdır. Yazı yayınlanır yayınlanmaz birbirinden farklı çok sayıda mesaj aldım. Bazılarının üstünde durmaya bile değmezdi çünkü tartışmanın medeni temellerinin dışına çıkıyordu. Bazıları da yayınlanan makalede verilen mesajı bir kenara bırakıp “kişiselleştirmeye” yönelerek mesajın sahibini eleştiriyordu. Üçüncü türdeki ve az olan mesajlar ise makalede yer alan bazı düşüncelere karşı olduklarını dile getiriyorlardı.
Bütün bunlar beklendik tepkilerdir. Arap dünyasında kutuplaşma derecesine varacak şekilde şu veya bu akımın desteklendiği göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçektir. Tarihimizin bu zor aşamasında, biz Araplar arasında, gelişime dair hiçbir ufuk görmedikleri, başka net bir alternatif sunmadan var olanı reddetmek dışında başka bir seçenek olmadığını düşündükleri, bir alternatif sunmak yerine başkalarının peşinden gitmeyi daha kolay buldukları için şu veya bu bölgesel taraf ile aynı ideolojik hendekte yer alanlar var. Üzücü olan, varsayımsal olarak hiçbir Türk veya İranlı Arap projesine katılmazken Araplar arasında bir kesimin ya Türk projesi ya da İran projesinin gölgesine sığınmasıdır. Bu nedenle şu acil soruyu cevaplamalıyız: Neden bu iki projeden biri eleştirildiğinde söz konusu Arap kesim hemen kimi zaman kontrolsüz bir karşı çıkma coşkusuna kapılıyor? Bunun tek bir açıklaması var, o da açık bir şekilde tanımlanmış bir Arap projesi önermek konusunda yaşanan entelektüel acizliktir.
Bu bir gerekçe olmasa da en azından bir açıklamadır. İki komşu proje de bugün 21’inci yüzyıl dünyasında artık bir yeri kalmayan tarihsel varsayımlara dayanıyor. Bir yanda “Osmanlı İmparatorluğu” hayali var. Ankara’da iktidardakilerin birçok söylemi ve eylemi açıkça bu hayale işaret ediyor. Diğer yanda “Fars İmparatorluğu” hayalleri var ve yine Tahran’da iktidardakilerin eylem ve söylemleri de buna işaret ediyor. Her ikisi de “tarihsel” bir savaş yürütüyor. Bu savaşın merkezinde, modern sömürgecilik şeklinde yeniden geri dönerek Arap kaynaklarını kontrol etmeyi ve Arap ülkelerinde kendilerine bağlı “işbirlikçiler” atamayı amaçlayan bir ajanda yer alıyor. Bu, maalesef iki kültürün de kendisine yönelik “küçümseyen” bir bakış açısına sahip oldukları Araplara hizmet eden değil, onları ve zenginliklerini ele geçirme projesidir. Şu ana kadar ikisi arasında var olan ortak nokta; birincisindeki göreceli, ikincisindeki “tamamen” despot yönetimdir.
Despotizmin dereceleri ülkeleri genişleyici savaşlara sürükler. Ardından da ekonomileri tüketir ve içeride vatandaşlar üzerinde baskı kurmaya başlar. Son olarak da devletin kendisi dağılır. Yakın tarihten bir örnek verecek olursak karşımıza Sovyetler Birliği örneği çıkar. Bu imparatorluğun dağılmasının sebeplerini ele alan çok sayıda çalışma vardır. Fakat bunların en önemlisi, Foreign Affairs dergisinin 30 Haziran 2020’de yayınladığı Charles King’in “Büyük ülkeler nasıl çöker: İçten tükenme” başlıklı makalesidir. Bu makalede King, eski Sovyet rejimine muhalif literatürü ele almaktadır. Bunlar arasında yetmişli yılların sonunda Sovyetler Birliği’nin 1984 yılında yıkılacağı tahmininde bulunan Andrey Amirlink’in çalışması da vardır. Andrey’in tahmini ile Sovyetler Birliği’nin gerçek çöküş tarih arasında sadece 6 yıl fark vardır. King’in yazısında yer verdiği Sovyet yazarın çalışmasının girişindeki şu ifade dikkatimi çekti: “Ülkem, Mars’a uzay aracı gönderecek düzeye ulaşmıştı ama köyümüzde hala çıplak elleriyle toprağı kazıp patates eken insanlar vardı.”
Yani tabiri caizse kendisini ayakları üzerinde durduran destekleyici sistemleri olan toplumlarda sistem ancak başka sistemlerin varlığı ile var olabilir ve ayakta durabilir. Bu sistemlerde silah endüstrisi kalkınmamıştır. Finansal ve ekonomik sistem çökmektedir. Altyapı gelişmemektedir. Eğitim sistemi gevşektir. Sağlık hizmetleri gelişmemiştir. Özgürlükler sistemi ihlal edilmiştir. Sovyet yazar bu örnekleri vererek şunu söylemek istemektedir: Özgürlükler olmadan rejimlerin gerçekle bağı kopar. Seksenli yıllarda Sovyetler Birliği işgaline karşı Afgan direnişi şiddetlendiğinde ve Afganistan’daki Sovyet kuvvetlerinin komutanı, savunma bakanından yardım istediğinde bakan ona, “Afganistan’daki fabrika işçilerini silahlandır” karşılığını vermişti. Oysa o dönemde Afganistan’da hiç fabrika yoktu. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da kuvvetlerini Libya’ya göndermesi ve paralı askerlere harcama yapması Türk lirasının değer kaybetmesine neden oluyor. Muhaliflerin susturulması ve hapsedilmesi içerideki memnuniyetsizliği büyütüyor. Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kurma hayali, karar alma sürecinde dikkat ve ihtiyata yer olmadığı, gerçeklerden kopuk bir hayalperestliğin egemen olduğu anlamına geliyor. Nisan 2015’de eski İran İstihbarat Bakanı Haydar Musluhi şu açıklamayı yapmıştı: “Şu anda 4 Arap başkentini kontrol ediyoruz.”
Bu başkentlerin şu anki ekonomik koşulları ve döviz kurları göz önüne alındığında, uluslararası Oxfam örgütü Suriye ve Yemen’de “kapsamlı bir kıtlığın” yakın olduğunu duyururken, Lübnan ekonomisi vatandaşları intihar etmeye sevk edecek derecede kötüleşti. Nitekim Beyrut’un ünlü el-Hamra caddesinde yazılan “Ben değil açlık hiçbir sınır tanımaz” şeklindeki derin insani acı ve ıstırapla dolu cümle tek başına, Lübnanlıların yaşadıklarını ifade ediyordu. Irak’ta İran’a bağlı milis güçleri, tek bir dil biliyorlar, o da kendilerine karşı çıkanların başına bir kurşun sıkmak. Bu milisler ısrarla Irak’ı bir ülkeden çeteler grubuna dönüştürmeye çalışıyorlar. Keza İran’ın çökmüş ekonomisine bakmak bile İran modelinin ne durumda olduğunu görmek için yeterlidir. İran rejiminin gerçeklerden kopmuş olduğuna dair açık bir kanıt isteyenler Ali Hamaney’in korona pandemisine ilişkin şu açıklamasına bakabilirler: “Koronavirüs, ABD’de üretilmiştir. Düşmanlarımız cinlerle işbirliği yaparak bu virüsü İran’da yaymaktadır.” Bu, düşüncenin iflas ettiği noktadır. Füzeler üretip Yemen ya da Suudi Arabistan’ın doğusuna İHA’larını gönderen bir ülkenin içine düşmüş olduğu ekonomik ve politik zayıflıktır. Şu anda İran rejiminden geride kalan, gürültülü, insanları hem özgürlüklerinden hem de ekmeklerinden mahrum eden sloganlardır.
Bu sahne karşısında bazı Arapların, insanlara “Siyasal İslam”ı satmaya dayanan söz konusu modellere samimi bir şekilde yapışmasını ve bağlı olmasını nasıl haklı gösterebiliriz. Bu modeller -ki despotluğu yaymaktadır- son olarak Sudan’da olduğu gibi birçok yerde iktidarları devrilmektedir. Böyle bir modelin Arap dünyamızın diğer bölgelerinde de kabul edilmesi ve yayılması nasıl isteniyor? Bu, tek boyutlu yalan ya da bedbaht veya sahte bir bilinç midir?
Son olarak; bölgemizde aklın kaybedildiğini gösteren örneklerden biri de nefret dolu “mezhepçi asabiyet”in körüklenme çabalarıdır. Eski Irak başbakanı Nuri Maliki’nin şu ifadesi gibi: “Hüseyin’i öldürenler daha hezimete uğramadılar. Hüseyin destekçileri ile Yezid’in destekçileri arasındaki savaş, şiddetli ve inatçı bir çatışma ile devam ediyor.” Siyasi kazanımlar elde etmek ve uğursuz ayrılık tohumları ekmek istendiğine dair bundan daha açık bir kanıt olabilir mi?
TT
Tek boyutluluk!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة