Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Öfke ve vatan hainliği arasında sömürgeciliğin geri gelmesini istemek

Öfke ve vatan hainliği arasında sömürgeciliğin geri gelmesini istemek

Salı, 11 Ağustos, 2020 - 10:15

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Beyrut Limanı’ndaki büyük patlamadan birkaç saat sonra şehri ziyaret etti. Fransa ile Lübnan arasındaki özel ilişki bu kararda kendisini gösterdi. Macron’un ziyareti, felaketten sonra şehre gelen, yardım getiren, halka yolsuzlardan hesap sorulacağı sözü veren ilk yabancı lider olması nedeniyle büyük etkiye sahipti. Macron Beyrut’ta üst düzey yetkililerle buluştu ve onlardan köklü reformlar yapmalarını, rejimi değiştirmelerini, patlamada ne olduğunu öğrenmek ve sorumlulardan hesap sormak için bağımsız, hızlı ve şeffaf bir soruşturma yürütülmesini talep etti. Ayrıca kendisini güvenebilecekleri ve öfkeli mesajlarını iletmekte itimat edebilecekleri uluslararası bir yetkili olarak gören sıradan vatandaşlarla da buluştu. Lübnanlılar kendisinden rejimi devirmesini, yardımların yozlaşmış yetkililerin ellerine geçmesini engellemesini talep ettiler. Macron da onlara hem bunun hem de yardımların şeffaf, AB ya da BM veya her ikisinin de gözetimi altında olacağının sözünü verdi.

Bazı Lübnanlı vatandaşların talepleri ise birden fazla açıklaması olabilecek başka bir boyuta uzandı. Bunların en dikkat çekici olanı birkaç bin kişinin imzaladığı ve Fransız manda yönetiminin geri dönmesini talep eden dilekçeydi. Bazıları da Twitter hesaplarından, Fransız General Henri Gouraud’un Lübnan’ı Osmanlı’dan kurtarması gibi Macron’dan kendilerini Hizbullah’tan kurtarmalarını talep eden Twitter mesajları attılar.

Lübnan vatandaşlarının yaşananların dehşetinden öfkeye kapılması normal ve beklendik bir durumdur. Keza yolsuzlardan hesap sorulmasını talep etmeleri de anlaşılabilir. Buna hiçbir şekilde karşı çıkılamaz. Ancak mesele iktidar ve sembollerinin kötülüğü için bile olsa bazılarının reformun tek yolu olduğu, ülkeye yeniden güvenlik ve istikrar getireceği düşüncesi veya yanılsaması ile zamanı geri almayı talep etmesi noktasına vardığında, anlamlarından, nedenlerine ve çözümüne kadar derince düşünülmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız demektir. Zira Fransız mandası dönemi, 19’uncu ve 20’inci yüzyıllarda diğer Arap ülkelerindeki sömürgeci yönetimler gibi hiçbir şekilde bir iyilik ve barış çağı değildi. Bu döneme ait acı detaylar, ciddi tarihsel çalışmalarla belgelendiği gibi kolektif hafızaya da kazınmıştır.

Daha önce belirli bir ideolojik arka plana sahip Libyalıların ülkelerine Osmanlı dönemini geri getirmek istemeleri gibi Lübnan örneğinde de Fransız manda yönetimi ve sömürgeciliğin geri dönmesi çağrısında bulunmak, insanın öylesine geçiştirebileceği bir şey değildir. BM’nin 2020 tahminlerine göre nüfusu yaklaşık 7 milyon olan bir ülkede bunların sayısı sadece bin ya da iki bin olsa bile mesele, tüm koşullarıyla Lübnan'ın durumunu araştırmayı gerektiriyor. Söz konusu dilekçeyi imzalayanlar gerçekten de onun içeriğine inanıyorlar mı? Cezayirli düşünür Malik bin Nebi’nin ünlü “Şurut en-Nahda” (Rönesansın Koşulları) kitabında açıkladığı “Sömürülmeye meyilli olma faktörü” ile mi karşı karşıya bulunuyoruz? Yoksa daha önce sosyolojinin kurucusu İbn Haldun’un şehircilik yasaları, asabiyet, devletlerin inşası, gelişim aşamaları, istikrarları, dağılma ve çöküşleri hakkındaki fikirlerini ve teorilerini sunduğu ünlü Mukkadimesi’nde ele aldığı ünlü “mağlubun galibi taklit etmesi” düşüncesiyle mi karşı karşıyayız?

Farklı bir perspektif ve üslupla olsa da her iki düşünce de devlet ve medeniyetlerin yıkılmasına yol açan temel koşulla bağlantılı tek bir esası ele almaktadır. Malik bin Nebi’ye göre sömürülmeye meyilli olmanın iki anlamı vardır. Birincisi; sömürgeciliğe boyun eğmenin sonucudur.  Sömürgecilik, boyunduruğu altında olan halklarda çeşitli yetiştirme mekanizmaları kanalıyla kendisine karşı koyamayacaklarına dair yanlış kanaatler doğurur. Böylece zihinsel olarak yenilgiyi ve sömürgeciye teslim olma hissini kabul ederler, direnmeden sınırlamalarına boyun eğerler. İkincisi; zorba bir güç olduğu için bir toplumu sömürgeci güce boyun eğmeyi isteyerek kabul etmeye meyilli hale getiren bir dizi özellik ve ilişkidir. Bu meyil, ülke bağımsızlığına kavuşup teoride sömürge olmaktan kurtulmuş olsa dahi ortaya çıkabilir. Bu durumda bile belirli bir kesimin sömürgecilik dönemine özlemi devam eder, hatta kimi zaman geri dönmesini sağlamaya çalışır. Bilhassa bağımsızlık, halkın yaşamında arzu edilen niteliksel değişimi sağlayamadığı zaman. Bazıları ikinci anlamın, bağımsızlığı elde ettikten sonra halkın beklentilerini karşılamama konusundaki öz sorumluluğun kapsamını göstermek için önemli bir giriş noktası olduğunu öne sürerler. Onlara göre bu yüzden bağımsızlıktan sonra yaşanan başarısızlıktan kurtuluş olarak sömürgeciliğin geri dönmesi talep edilir.

Yukarıda yer verdiğimiz bu iki anlam, İbn Haldun’un mağlubun galibi taklit etmesi fikri ile çakışır. Zira mağlup taraf, galibin gücünü ve prestijini hissettiğinde bunu telafi etmek için onu taklit etmeye ve her konuda ona benzemeye yönelir. Böylece farklı bir toprağın ürünü olan bir kimlik lehine kendi öz kimliğini terk eder. Bu, devlet ve medeniyetlerin düşüş ve çöküşünü, başka bir bilişsel ve davranışsal çerçevede erimesini hızlandırır. Lübnan örneği de işte bu başarısız devlet düşüncesine çok yakındır. Nitekim başarısız devlet tabirini, Beyrut patlamasından bir gün önce istifa eden Dışişleri Bakanı Nasif Hitti de kullanmıştı. Hitti, yüksek bir akademik geçmişe sahip bir kişilik olduğu için Lübnan’ın reform ve değişime direnen durumunu tanımlamak için (Lübnan’ın tam anlamıyla başarısız bir devlet olmaması için uyarmak amacıyla olsa da) başarısız devlet ifadesini kullandığında bunu dikkat çekici bir söylem olarak kullanmamıştı. Aksine bu, doğru bir bilimsel kullanımdı. Basitçe başarısız devlet, var olmalarına rağmen kurumların olağan sorumluluklarını ve işlevlerini yerine getiremediği devlettir. Bu toplumların yöneticilerine karşı güvenlerini tamamen kaybetmelerine yol açar. Ardından kendisine kızılan yönetici sınıf ile dağılmış, kızgın ve umutsuzluğa kapılmış yönetilenler sınıfı arasında ayrışma meydana gelir. Yönetilenler, ne kadar garip olursa olsun bir çıkış yolu ararlar ve bunun onları kurtarabilecek, asgari düzeyde de olsa haysiyet ve güvenliklerini geri kazandıracak tek yol olduğunu tasavvur ederler. Bu noktada güçsüzlük ve daha büyük bir uçuruma doğru ilerleyen bozulma sürecini kontrol edememe hissi bazılarını kurtuluş olduğunu düşündükleri için galibi taklit etmeye sevk edebilir. Lübnan örneğinde galip, Lübnan, iktidarı ve kurumlarında yaşananlara kıyasla daha istikrarlı, güvenli ve açık olan Fransa’dır.

Lübnan’da yaşananlardan duyulan öfke, yönetici elit ve tüm siyasi sistemde gerçek bir değişim gerçekleşebileceğinden umudun kesilmesi, her ne kadar gerçekte istedikleri bu olmasa da muhtemelen dilekçeyi imzalayanlara sömürgeciliği kurtuluşun bir adımı olarak göstermiştir. Bu aslında mevcut siyasi sisteme karşı güçlü bir reddediş ve güven kaybını ifade eden bir adımdır. Halkın büyük öfkesi, bir kişinin alışılmışın dışında düşünmesini sağlamak için yeterlidir. Bu talepte bulunanlar her şeyden önce öfkeli Lübnanlılardır. Hiçbir şekilde vatan haini değillerdir. Sömürgeciliğin geri dönmesi konusunda tüm Lübnan halkını temsil etmeseler ve kendilerini yanlış ifade etmiş olsalar da özde onun taleplerini dile getirmişlerdir. Bunlar, ekim ayından bu yana halk hareketinin dile getirmekte olduğu, yönetici sınıfın tamamen değişmesi, mezhep merkezli sistemden tamamen vazgeçilmesi, bir bütün olarak ülke hayatında kademeli bir iyileşme umudunu geri getirecek yapısal reform taleplerinin aynısıdır. Ancak bu taleplerin hiçbiri karşılanmadığı için öfke ve umutsuzluk faktörü öne çıktı. Bu faktör ise devletin çöküşü ve dağılışının öncüsü sayılır. Lübnan’da yaşananlar şu açık ve net dersi vermektedir: Reform mümkün olmazsa düşüş kaçınılmaz olur.

 


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya