Yusuf Deyni
Suudi yazar
TT

Husiler ve özgür olmayan, güdümlü uçakları

Çocukluğundan felsefe dersi gördüğü veya şeriat ve akaid ilimlerinde kader meselesini tartıştığı okul yıllarına kadar kriz anlarında insanın yüzleştiği ilk felsefi soru şu olmuştur: Özgür bir iradeye mi sahibiz yoksa güdümlü müyüz?
İnsan zihninin en erken sorgulamaları kadar eski ve uzun bu çatışmanın ayrıntılarını bir yana, Husi milislerinin Suudi Arabistan’a yönelik her başarısız SİHA saldırısında, zamanlamayı kendi iradesiyle mi seçtiği, yani güdümlü olup olmadığı da güçlü bir şekilde tartışılmaktadır.
Husilerin saldırıları, seçim hakkının olmadığı ve Tahran’daki Mollalar rejiminin çıkarlarına göre yönlendirilen saldırılardır.
Hatta son saldırıyı, Tahran’ın Lübnan kolu Hizbullah’ın çıkarına gerçekleştirilmiştir.
İran, yaptırımlar dosyasıyla ilgili yürütülen uluslararası müzakerelerde ne zaman bir darboğaza girse veya yine özgür olmayan Lübnan kolu, Lübnan’ın kendi sorun, talep ve haklarına karşılık vermekte ne zaman zorlansa, Mollalar rejiminin favori stratejisi devreye sokuluyor: Kolları aracılığıyla düzenlediği ve binlerce sivilin hayatını ve önemli tesisleri tehlikeye atan sembolik hatta rastgele saldırıların kapsamını genişleterek iç krizlerini ihraç etmeye çalışmak.
Koronavirüs salgını sonrası getirilen seyahat düzenlemelerinden kaynaklanan istisnai bir durumda Abha Havaalanı’ndaki yolcuları doğrudan hedef alan dünkü saldırı da bu türden bir saldırıydı. Bu saldırı amacına ulaşamadı. Yemen'de Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu, İran destekli terörist Husi milislerinin kasıtlı olarak Suudi Arabistan’ın güneyine gönderdiği iki patlayıcı yüklü SİHA’yı engellemeyi, yok etmeyi ve düşürmeyi başardı.
Bu uçaklardan birinin hedefinde, her gün yerli ve yabancı binlerce sivilin kullandığı Abha Havaalanı ve yolcular vardı.
Husi milislerin bu terör eylemleri ve ihlalleri, uluslararası hukuku, normlarını ve kurallarını açıkça ve doğrudan ihlal ediyor. Ancak, Husilerin genellikle bir gedik olarak kullandıkları gerçek  kriz, uluslararası toplumun ve başlıca Batılı ülkelerin, BM başta olmak üzere uluslararası kurumların karışık Yemen dosyasına yönelik tutumlarıdır. Yemen dosyası ve insani sonuçları bağlamında, terörist Husi milisleri siyasi çatışmanın taraflarından biri olarak konumlandırmalarıdır.
Buradan yola çıkarak Husiler, Suudi Arabistan’ın güvenliğini hedef alan her fırsattan yararlanmaya başladılar.
Tahran’daki Mollalar rejiminin öncülük ettiği, Erdoğan rejiminin, spor müsabakaları gibi terörist ve radikal tüm örgütlerin, akımların, milis güçlerin, bahislerin resmi medya sponsoruna dönüşen Doha medyası ve rejiminin desteklediği kriz koalisyonu ülkeleri de bu tür eylemleri kutluyorlar.
Bu, medya felsefesi literatüründe, doğrudan siyasi etkinin bozulması nedeniyle dezenformasyon diplomasisinin güçlenmesi olarak bilinir.
Lübnan’da Hizbullah’ın maruz kaldığı büyük baskıların ardından gelen Abha Havaalanı saldırısının zamanlamasının gösterdiği gibi Husiler, İran’daki Mollalar rejiminin yanı sıra uzantılarının da doğrudan ve sert bir koluna dönüştü. Bu saldırının bir diğer amacı da, İran’ı kenetlenmiş ve sürekli tehdit oluşturan bir ülke olarak göstermektir.
Böylelikle İran, özellikle koronavirüs salgını krizi sonrasında kendisi ile ekonomik ilişkilerin yeniden kurulmasına yönelik fırsatçı eğilimi ile Avrupa ülkelerine kendisiyle müzakerelere dönmeleri için baskı yapmaya çalışıyor. Bir yıl önce, uluslararası deniz trafiği ve petrol tankerlerine yönelik bir tehdit oluşturduklarında dünyanın nasıl İran ve Husileri suçlamaya ve kınamaya başladığını hatırlıyoruz.
O zaman ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Tahran’ın Husilere silah göndererek  Güvenlik Konseyi’ne meydan okuduğu açıklamasını yapmıştı. İran’a uygulanan silah ambargosunun yenilenmesi için uluslararası eylem çağrısında bulunmuştu. ABD gemilerinin, Tahran’ın BM Güvenlik Konseyi’ne meydan okurcasına Husilere gönderdiği 385 İran yapımı roket ve diğer silahları ele geçirmesinden sonra yaptığı açıklamada, Husilere gönderilen silahların ele geçirilmesinin İran’ın terörün en büyük destekçisi olduğunu kanıtladığını belirtmişti.
Yemen’de Meşruiyeti Destekleme Koalisyon’u ve Suudi Arabistan liderliği başta olmak üzere herkesi rahatsız eden ve kaygılandıran Yemen’deki trajik duruma rağmen, uluslararası kuruluşlar da Husi milislerinin gerçek yüzünü açık ve net bir biçimde göremeyen bakış açıları nedeniyle Yemen söz konusu olduğunda geçici ve dengesiz kınama oyununu oynuyorlar.
Oysa Suudi Arabistan liderliği, Yemen’i kurtarmak, İran’ın kollarından ve Yemen kimliğini erozyona uğratmak, sivil halkı öldürmek, yerinden etmek, tutuklamak, çocukları savaşçılara dönüştürmek gibi eylemlerinden uzakta kendisini yeniden inşa etmeyi umuyor.
Yemen dosyasının karmaşık bağlamını ve özellikle de Husi milislerin, eski rejimin siyasi organı Islah Partisi’yle birlikte seçim dengeleri ve ittifakları oyunundaki siyasi bir taraftan, bölgenin güvenliğini tehdit eden, yıkıcı bir savaş makinesine dönüştüklerini anlamadıkları için söz konusu uluslararası kurum ve ülkeler, Husileri bir terör örgütü olarak tasnif etmekte tereddüt ediyorlar. Husiler dışarıya dönük potansiyel bir tehditten önce Yemen’in bir iç krizine dönüşmüşlerdi. Şimdi de ölüm, yıkım, kaçırma ve Yemenlilerin evlerini yıkmanın, sivillere yönelik doğrudan öldürme eylemlerinin, keyfi tutuklamaların, zorla kaçırmaların aracı haline geldiler. Buna ek olarak, Husi milisleri meskun mahallere mayınlar döşüyorlar. Keskin nişancıları sivil ve suçsuz insanları öldürüyor. Vatandaşların evlerini ve mülklerini havan topları ve bombalarla havaya uçuruyorlar. Kendi kontrolleri altında olmayan bölgelerde devlet kurumlarına, vatandaşların evlerine ve özel mülklerine baskınlar düzenliyor ya da bombalıyorlar. Yemen’de bütün bunlar yaşanırken, Husi milislerine çatışmanın yenilmiş ya da müzakere ve diyalog masasına oturmadan önce belirli bir bölgeyi kontrol etmeye çalışan bir tarafı gözüyle bakılıyor.
Gerçek şu ki, Yemen gerçekliği her geçen gün "Kararlılık Fırtınası" operasyonunun dışındaki yeni ikilemlere ve sorunlara doğru kayıyor. Suudi Arabistan ise operasyonun başından itibaren, İran müdahalesine ve Yemen’deki kollarına karşı caydırıcı bir araç olduğunu, amacının Yemenliler ile savaşmak değil devlet kurumları ve ülkenin zenginlikleri gibi el konulan meşruiyetlerini onlara iade etmek olduğunu vurguluyor.
Yemen topraklarındaki milis güçlerin varlığının, genişleme isteklerinin, İran ve onun arkasındaki “Kriz Koalisyonu”nun çıkarlarına hizmet etme arzusunun önünü kesmek olduğunun altını çiziyor.
Söz konusu koalisyon, silah ve savaş deneyimine sahip kadrolar aracılığıyla Husi milislerine doğrudan destek vermekten Şii siyasal İslam ideolojisini pekiştirmeye yönelik sosyal faaliyetlere kadar Yemen içinde her türlü faaliyetlerde bulunuyor.
Sünni versiyonu ise, Libya’da devlet içinde devlet ve kıtalararası bir projenin uzantısı vazifesini görmek gibi ikili rol oynayacak bir yapı inşa etme projesinin başarılı olmasını umuyor.
Bütün bunlara rağmen temiz yakalı uluslararası toplum, devlet ve kurumlar, hala onları yalnızca çatışmanın doğrudan bir tehdit oluşturmayan tarafları olarak görüyorlar.