Hammad bin Hamid es-Salimi
Suudi yazar
TT

Aramızda davası olmayan kim var?

Doğduğumuzdan bu yana sadece Filistin meselesiyle yaşıyor, onunla nefes alıyor, onunla seviyor, onun tarafını tutuyor ve onun doğrultusunda düşman ediniyoruz. Düşmanlar onların topraklarını ele geçirdiler ve mukaddesatına dokundular. Bu topraklarda yaşayanları Filistin dışına sürdüler. Bu kimseler Arap ve Arap olmayan ülkelerde mülteci olarak yaşamaya başladılar. Öğrencilik yıllarında savaşlardan savaşlara koşan liderlerin ve ordunun yanında bu dava için mücadele verdik. Bu heyecan bizi sarıp sarmalamıştı. ‘Bir Riyal Ver Bir Filistinliyi Kurtar’ sloganıyla para toplar, savaş hakkındaki gelişmeleri dinlemek için radyoya koşar ve İsrail'e karşı savaşta topladığımız riyallerimize ne olduğunu öğrenmek isterdik.
Zaman içerisinde, topladığımız ve dava için bağışladığımız riyallerin, altının, mücevherin ve duyguların, ‘İsrail'i denize atma çağrısında bulunarak mücadele ve kurtuluş sloganları yükselten kişilerin cebinden’ çıkmadığını gördük. Filistin halkı, davayı bir yenilgiden diğerine sürükleyen yanıltıcı sloganlara tutsak kaldı. Cepheden cepheye, fraksiyondan fraksiyona ve partiden partiye… Sonra ortaya çıktı ki, bugüne kadar bu davanın başını çeken kimseler ne savaş ne de barış yoluyla sorunun çözülmesini istemiyorlardı. Çünkü eğer çözülürse ölecekti ve ölmesi durumunda da Filistin halkının yanı sıra Araplardan ve yabancı halklardan ‘kaderini davanın kaderine bağlayan’ birçok militan ortaya çıkacaktı.
Bu dava başından beri siyaset, para ve komplo alanlarında karlı bir işe dönüştü. Bu nedenle onun adına ve gözlerini karatmak için yıkıcı savaşlar olması garip değildi. Bu davanın öncülerinden çoğu, başkent Kudüs’e giden yoldan habersizdi ve hala habersizler. Saddam Hüseyin, Kudüs'e giden yolun Kuveyt'ten geçtiğini zannetti. Humeyni ve İran'daki tüm mollalar ise Kudüs'ü kurtarmanın yolunun Bağdat'tan sonra Şam'dan, Beyrut'tan, Sana'dan, Mekke ve Medine'den geçtiğini düşünüyor ve inanıyorlardı...! Bu şekilde davanın ticari hinterlandı genişledi ve şişti. Öyle ki her taraftan davaya ulaşan yollar belirsizleşti. Artık ne Araplar onu biliyor ne de Arap olmayanlar onu istiyordu. Bundan böyle ‘davanın ticareti’ ile meşgul oldular ve ‘Filistin davası’ adında yeni bir labirentte kayboldular.
“Temel mesele” artık ilgilendiğimiz bir konu değil. Doğuda ve batıda hepimiz endişeliyiz. Mağrip halkı, Araplaştırma ve Berberi konusunda ideologlarla ve İhvan’ın kolları ve devrimci kundakçılarla meşgul. Doğu'da Fars ve Türk projeleriyle ilgili sorunlarımız var. Körfez ülkeleri ve Bereketli Hilal'e karşı olan Türk ve Fars düşmanlığı, sadece mezhepsel durumdan kaynaklanmıyor; bilakis Arapların desteklediği tarihi bir mezhepçiliğe ve milliyetçiliğe dayanıyor. Bu kimselerin ne bir evi ne ne bir aslı ne de bir faslı vardır. Bu kimseleri ilgilendiren tek şey anlık çıkarlarıdır.
Madrid'e ilk ayak basanlar Filistinlilerdi. Bunu anlaşmalar takip etti. Oysa sanki Arapların koruyucuları gibi herhangi bir ülkenin ilişkilerini normalleştirmesiyle kükrüyor ve bağırıyorlar. Sedat, aralarından en zeki olanıydı. İki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirdi ve barışçıl bir yolla topraklarını geri aldı. Ürdün ve öncesinde Türkiye normalleşme sürecine girdi. Balfour Deklarasyonu’ndan önce Filistin topraklarını Siyonistlere altın tabakta sunan oydu. Bugün biz ve onların hepsi ateşten taşlar atıyoruz. Bugün en ciddi sorunlarımızdan biri, ellerini Farsların ve Türklerin ellerinin üzerine koymuş olan bu davanın sahipleri ile olan sorunumuzdur. Bu kimseler, sürekli İhvanı Müslimin platformlarından bize hakaret ediyorlar ve bizi ihanetle suçluyorlar. Size şunu söyleyeyim: Aramızda davası olmayan hiç kimse yok. Filistinli şair İbrahim Tuqan'ın meşhur şiirinin nasıl başladığını hatırlayalım:
Ülkeyi para hırsıyla düşmanlarına sattılar
Ama aslında sattıkları vatandı