Sevgili dostum Erdoğan Aydoğan, 80’li yılların sonunda M. Alagaş ve “İnsan Dergisi”yle yolunun kesişim yıllarını şöyle yâd eder:
“80’li yıllar insan’ın dergisi’yle buluşmayı özlediği yıllardı. Kesik kesik soluklar, tıkanan göğüslerde kimlik, kişilik ekseninde anlam arayışlarının kapılarını tıklattığı müstesna zamanlardı. Yüzyıllar içinde yuvarlanarak gelen, yuvarlanırken büyüyen, büyürken kendine yabancılaşan; sorgusunu kaybeden bir dünyaya Âdem’in hikâyesini yeniden ve yenilenen bilinçlerle anlatma sorumluluğu meselelere bakışımızı değiştirmişti. Ülkenin batısında, hep yabancı olarak tanımlanan bir uzamda, var olduğu söylenenlerin varlığına dair sorgu, itminanla varlık bilincine ererken, Basmane’nin karanlık sokaklarında, ifritle aşık atılan dünyalara da kesin bir red cephesi açılıyordu. İnsana değil de onun yanlışına karşı açılan bu cephede; rabbani yolun, şeytan ve dostlarının eylemlerini fark ettirecek bir duruşu işaret etmesi, istikamet bilinci ve uzlaşmasız tavrı onun önemli bir özelliğiydi.
Kitabevinin kardeşlik dolu ikliminde, büyük bir sabırla kurulan cümleler, alışılmış ifade kalıplarını aşıyor, önce bir anafora sonra yayılan dalgalara sonra berrak bir suya dönüşüyordu. Sarsıldığınız düşüncelerden, hapsolduğunuz kalıplardan kurtulmanız elbette ki zaman alıyordu. Sihirli dokunuşlara eyvallah etmeden, Sünnetullah’ın tahakkukunda beşeri sorumlulukları olmazsa olmaz gören Alagaş, vahye tam olarak teslim olmadan, vahyin kendini okuduğu ve okuttuğu şekilde onunla temas kurmadan Din gerçeğinin anlaşılamayacağını dile getiriyordu. Aklın tefekkür ve eylem yeteneğini ıskalayarak ilahi hikmetlere ulaşılamayacağı hakikati, bir öz olarak bıkmadan, usanmadan; yorgun zihinlerin zaaflarıyla kirlenmeden gündemde tutuluyordu. Anlamanın önündeki her türlü engel; kişi, kurum, hiziple hesaplaşma, tevbe bilinciyle ve tevhid istikametinde hareket ederek aşılabilirdi. Gündem; çağın görünür görünmez ilahlarının önümüze servis ettiği değil, vahyin insanlık için ön gördüğü temel konular etrafında oluşmalıydı.”
Benim Merhum Mehmet Alagaş ile yollarımın kesişmesi ise, Muammer Özkan’ın “Mezar Notları” kitabı ile olmuştu. Muammer Özkan Mezar Notlarında;
“Kabirler beni dünyadan ve dünyalıklardan koparmaktadır. Her kabir yolculuğumu hatırlatmakta, bir öte dünyanın hesabını içimde diriltmektedir. Anlamını ve yaşama gayesini yitiren kentlerin ve insanların yanında,
En diri,
En canlı,
En anlamlı şehirlerdir,
Susarak anlatımın en kemal noktasıdır mezarlar.” diyordu. Kitabın anlatımındaki farklılık, meseleyi değerlendirme biçimi beni, yayınevinin başka kitaplarına da yöneltince Merhum Alagaş’ın Rabbani Yol ve Sünnetullah ile Şeytan ve Dostları kitaplarıyla da tanışmış oldum.
Beklenen ve özlenen şafağa ümidi ve inancı arttırmak için şafağa mektuplar yazıldığını ondan öğrendim.
Çağdaş firavunları güçlü görerek, onlara itaat eden ve kulluk yapan zavallıların, firavunlarda gördükleri ve ürktükleri gücün, aslında kendi kulluklarından kaynaklandığını insanlara anlatmak gerekiyordu bu sebeple “Şeytamizme Rağmen İslami Uyanış”ı gerçekleştirmek elzem bir durumdu.
İnsanların içerisinde bulunduğu hali görmeleri için onlara kendilerini olduğu gibi gösteren aynalar tutmak ve sahip olmaları gereken kimlik bilincine erişirlerse onları kurtuluş beklediğini kalemin ucundaki umuda sarılarak, yazmak gerekiyordu. Zira yazılanlar okunanlar, anlaşılanlar doğru ise, kurtuluş gerçekleşecekti.
Sistemim çarkları arasında sıkışıp kalan Müslümanlara gidilecek yolu işaret edecek yazılar gerekiyordu. Tıpkı merhum Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretleri” gibi.
Her dönemde olduğu gibi Alagaş’ın yaşadığı dönemde de din gerçeğinin ve İslam’ın doğru anlaşılması tevhid ve şirkin doğru anlaşılmasına bağlı idi. Bu nedenle “tevhid ve şirk” kavramlarını, Kur’an’ın tanımlaması ve Hz. Peygamberin uygulamaları ile anlatmak olmazsa olmazlardan biriydi.
Hayat rehberi Kur’an’a yönelirken dikkat edilmesi gereken hususları bilmek, ondan yararlanabilmenin en önemli şartıdır. Zira yanlış yöne yönelerek doğru istikamet bulunmaz.
“Kadının Onurunu” korumanın İslam’ın temel ilkelerinden biri olduğuna olan inançla, “kadınların gerçek değerlerini kazandıkları, kazanabildikleri düzlemler, İslam'ın kadınları davet ettiği ve kadınları onurlandırdığı kendilerine özgü düzlemler” olduğuna dikkatleri çekmeye çalıştı.
Anlatılması gereken hakikatlerin, anlatılmasının bir bedeli olduğu zaman diliminde, onları anlatmayan veya anlatmayı planlayıp da anlatmaya cesaret gösteremediği için “Cumaya Beş Kala” vazgeçenlerin ruh hali de gözler önüne serilmeliydi.
Risalet döneminin sona ermesinden kısa bir zaman sonra yitirilen “vahdet”i tekrar sağlama arayışı birçok Müslümanın kaygısını çektiği bir durumdur. Abdurrahman Dilipak, “Vahdet Ama Nasıl?” sorusuyla bu meseleyi ele alırken Alagaş, “Vahdete Yedi Adım” diyerek vahdetin önündeki engellere vurgu yapıyordu.
Müslümanların dünyevileşme karşısında yaşadığı kimlik erozyonunu “Yoldaki Musibetler” diye adlandırdı.
Alagaş; sade, zaman zaman kural dışı anlatımlarıyla kendine özgü bir biçem oluşturmuş, söylemek istediklerini az kelimelerle çok anlam ilişkileri kurarak aktarmıştır. Okumanın bir yorum olduğu bilinciyle; sığınarak, anlayarak, tefekkür ederek, kendi içinde kendini ifşa eden anlamlarını gözeterek; söylenmeyen yerlerde susarak, çoğul anlamları, benzeyen sözleri bağlamı içinde değerlendirerek yazmış ve hasbihal etmiştir. Yazımının ve anlatımının temel ilkesini ve hedefini şu sözleri ile ifade etmiştir:
"Hiç kimseye ve hiçbir gruba "Size geleceğiz" demiyoruz. Hiçbir kimseye ve hiçbir gruba "Bize gelin" de demiyoruz. Ne dediğimiz açıktır. Gelin hep birlikte Allah ve Resulünün tartışmasız daveti olan Kur'an-ı Kerim'e icabet edelim."
Rabbim onu da bizleri de şu ilahi müjdenin kapsamına girenlerden eylesin;
“İnsanları Allah’a kul olmaya çağıran, güzel ve yararlı işler yapan ve “Ben, tam bir teslimiyetle Allah’ın hükümlerine boyun eğen bir Müslümanım!” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet 41/33)
TT
Kişiye özel
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة