Düşünür Daryuş Şayigan (1935-2018) bilimsel kariyerinin büyük bir bölümünü Batı adını verdiği medeniyeti Doğu medeniyetlerine bağlayabilecek bir köprü olup olmadığını araştırarak geçirdi. Şayigan Tebriz’de çok kültürlü bir ailede doğdu. İran Devrimi’ni müteakip sığınıp göç ettiği Paris’te kendisiyle bir görüşmemizde bana ailesinde Rusça, Farsça, Kafkas dilleri ve Gürcüce’nin konuşulduğunu söylemişti. Bu, kendisini oluşturan kültürel kaynakların çeşitliliğinin deliliydi. Şayigan bir dizi önemli felsefi kitap yazdı, fakat onu en şaşırtan şey, özellikle Şah Muhammed Rıza Pehlevi rejiminin gidişinden sonra modern İran’ın onun bakış açısına göre “beklenmedik” değişimiydi. İran’daki kafa karıştırıcı dönüşümü açıklamayı denedi, çünkü o ve 20. yüzyılın ikinci çeyreği boyunca çağdaşı İranlı aktivistler, İran rejiminin çoğulculuğu kucaklayan, Meşrutiyet Devrimi (1905-1911 İran Anayasa Devrimi) ile başlayan uzun bir süreci tamamlayarak İran halklarının taleplerini yerine getiren modern bir sisteme dönüşeceğini varsaydılar. Bu nedenle, o ve benzerleri, o dönemde Şah’ın aygıtlarından gördükleri baskı ve sıkıntılardan ötürü değişimi müjdeleyen söylemlere katıldılar. Ancak 1979’da devrim meydana gelir gelmez, devrimin onun ve meslektaşlarının hayalini kurdukları dönüşümün çizginin dışına çıktığını, aksine geriye giden bir çizgi benimsediğini fark etti.
Bugün sorulması gereken soru ise şu; İran'da 1979'da yaşananlar ve bugüne kadar olup bitenler, rejimin adlandırmak istediği gibi bir devrim midir? "İran İslam Devrimi" ifadesi, kavramın bilinen ifadesi ile tutarlı mı? Şayigan ve İran dışında yaşayan diğer İranlı teorisyenlerin perspektifinden bakıldığında aslında yaşanan şey, kırık bir aynadan yansıyan görüntü gibidir. Yani ne bazı devrim tarihi uzmanlarının aşina olduğu anlamda bir devrim ne de başlangıçta saflarına katılan aydın İran elitinin istediği gibi modern bir devlettir. Abdurrahman bin Haldun’dan Karl Marx, Malik bin Nebi ve Ali Şeriati’ye kadar, devrimin özellikleri, geçmişten tamamen kopmak, insanlar ve topluma daha iyi çözümler sunmaktır. Modern şartlarına gelince, bunlardan biri de Batı'nın küresel bir medeniyet olarak yarattığı muazzam çekiciliğinden kaçamamaktır. Bolşevik Devrimi sanayileşmiş Batı’nın üstünlüğünden etkilendi ve ona yetişmek istedi. Aynı şekilde Doğu Avrupa’daki diğer devrimler de Batı’da uygulanan çoğulculuk ve iktidar değişiminden etkilenmişlerdi. Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler, Batılı kurumları benimsemeleri ve onları halklarının yararına kullanmalarından sonra toparlanıp kalkındılar. Öte yandan, bu uygarlığın ahlaki, kurumsal ve bilimsel temelleri arasından rastgele seçim yapmak, bazılarını uygulamak, diğerlerini görmezden gelmek, bazı araçlarından yardım almak, bazılarını da reddetmek, toplumu topallaştıracağından ilerleme yarışına katılamaz.
Bilinen anlamıyla devrim, çağ ile uyumlu ve tutarlı olan, kendisini destekleyen kitleleri gönüllü olarak mobilize eden, harekete geçirebilen bir ideolojik dizge gölgesinde halkın çoğunun lehine ve daha iyiye yönelik bir değişimdir. Aynı zamanda bu değişim, modern devlete ulaşan ya da bunda başarısız olan (uzun veya kısa) bir zaman çizelgesine sahiptir. Fransız Devrimi’nden Bolşevik ve Latin Amerika ile Asya’daki bir dizi devrime kadar son 300 yıldaki devrimlerin seyrine bakıldığında genel kuralın bu olduğu görülür. Dolayısıyla bugün İran'da yaşananlar rahatlıkla, "din adamlarının diktatörlüğü" olarak tanımlanabilir. Bu kombinasyon, zamansal ve mekansal olarak modern çağın bağlamı dışındadır. Örneğin nükleer ve balistik füzeler gibi konularda uygulamalı bilimin modern araçlarından yararlanırken, diğer yandan sosyoloji ve toplumların dinamizmini görmezden geliyor. Bunlar yerine siyasi seferberlik uğruna efsanelere başvuruyor, destekçilerini zengin kaynaklara sahip bölgeleri kontrol edip halklarının kaderine hükmedildiğinde gerçekleştirilecek büyük fetih ile umutlandırıyor.
İran’da var olan rejimin bir “din adamları diktatörlüğü” olduğuna parmak basan örneklerden biri; içerideki ve çevresindeki uygulamalarıdır. İçeride rejim, yalnızca kendi organlarının onayını alanların katılabilecekleri "programlı" seçimler düzenliyor. Ayrıca son karar da seçilmemiş küçük bir din adamı grubu tarafından alınıyor. Çevresine yönelik politikaları kapsamında rejim, halkına baskıda aşırıya giden, karanlık, mezhepçi bir asaya dayanan, halkını yok etmek amacıyla insanlık için en ölümcül araçları (zehirli gaz) kullanabilecek Suriye rejimini destekliyor. Milyonlarca erkek, çocuk ve kadının yerlerinden edilmesine, milyonlarca çocuğun yaşam ve eğitim hakkından mahrum bırakılmasına yardımcı oluyor. Suriye toprakları, bölünmüş, kapısı olmayan ve isteyenin girebileceği, semaları da savaş uçaklarına açık bir saha haline geldi.
Böyle bir rejimin desteğiyle dünyada nasıl bir devrim gerçekleşebilir? Nitekim Yemen’de de halk öldürülürken, açlık çekerken ve yerinden edilirken, Ortaçağ’dan kalma dini kavramlara dayanan, bilgisizlik ve yoksulluğun karıştığı Yahya Muhammed Hamideddin (İmam Yahya) yönetimini yeniden kurmak isteyen bir siyasi grubu destekliyor. Temel eğitimi bile olmayan liderlere yardım ediyor. Lübnan'a gelince, kendisine bağlı Esed rejimiyle iş birliği içinde, Lübnan'ın başına tüm mukadderatına el koyan bir silahlı milis gücünü sardı. Öyle ki ülke güvenlik, ekonomik ve politik olarak çöktü. Halkının üçte birinden fazlası yoksulluk sınırının altında yaşar hale geldi. Irak’ta ise, esasında çağa uymayan akıl dışı efsanelerle karışık İran finansmanına dayanan çıkarcı grupları seferber etti.
Dolayısıyla İran devrimi dediğimizde karşımızda, bir yandan mustazafları savunurken, diğer yandan Suriye, Lübnan ve Yemen’de onların yok edilmesine yardımcı olarak açıkça kavramları birbirine karıştıran, kamuoyunu İran’ın terörist ve radikallerle savaşmak için Suriye’de bulunduğu gibi yalanlarla kandıran bir olguyu buluyoruz. Lübnan ve Yemen’de İran’ın işbirlikçilerinden daha aşırılık yanlısı ve radikal olanı var mı? Gelgelelim önyargılı genellemeler aracılığıyla bu dezenformasyon ve karıştırılan kavramlar birçoklarını etkilerken, bazıları da korku, menfaat veya bilgisizlikten dolayı kendisini kabul ediyor. Tablonun kendileri için gittikçe netleştiği, din adamları diktatörlüğünün doğasını açıklamadaki katkılarının arttığı İranlı entelektüellerin bugün yazdıkları, işte bu efsane bulutları arasındaki gümüş çizgidir. Din adamları diktatörlüğü, bir tutam kültür afyonuyla birlikte bilindik kabadayı ve totaliter rejimlerle aynı özelliklere sahiptir. Bu görüş, İran içinde ve dışında yaşayan ve Dirayuş’un deyimiyle dünyalar arasındaki boşluğa düşmüş İranlı entelektüeller arasında gittikçe gelişiyor. Bu ikilik, kırık bir aynaya bakıyormuşuz gibi gerçeği çarpıtıyor.
Son olarak; zihinsel yapısı halen miras ve geleneğe mahkûm olan yönetim sistemleri, moderniteyi kavrayamamaktan muzdariptir ve bir noktada ya zayıflarlar ya da yönetim için benimsemiş oldukları gelenekçi düşünceden vazgeçerler. İşte İran’ın karşı karşıya olduğu ikilem budur.
TT
Kırık ayna
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة