Zuheyr el-Harisi
TT

Arapların birliği hakkında farklı bir yaklaşım!

Araplar, slogan sevgisini ve akımların cazibesini takdir etti. Bunda şaşırtıcı bir şey yok. Arap dünyasının yaşadığı trajediler, aksilikler ve felaketler ışığında dünyamızda yaşanan ve yaşanmakta olan entelektüel, kültürel ve siyasi dönüşümleri dikkate almadan, milliyetçi bir bakış açısıyla birlik çağrısı yapan coşkulu sesler yükseliyor.
Eğer Araplar arasındaki birlik hakkında konuşmanın bir anlamı olmasını istiyorsak zemininde pragmatik ve rasyonel bir yaklaşımın bulunduğu farz etmeliyiz. Başka bir deyişle bu, tarafları bir araya getiren bir menfaatin gerçek anlamda mevcut olduğuna dair bir anlaşmadır. Bugün Arap dünyasında, siyasi birliğin tek slogan, tek bayrak, tek liderlik altında olması faydanın sağlanması açısından önemli değildir. Temel gaye, sloganlardan uzak gerçek çıkarlar için yakınlaşmayı sağlayan çıktılardadır.
Buradaki yaklaşım, alıştığımız kavramları tashih etmesi açısından diğerlerinden farklıdır. Araplar, böyle bir birlik sağlamayı temin eden nesnel koşullara sahip olabilir. Fakat bunun sahada hangi kavram altında temsil edilmesi gerekiyor. Ayrıca burada, milletin çıkarlardan değil, çıkarların milletten kaynaklandığını düşünenler var.
Arap milliyetçiliği denilince akla Arap ırkı gelir. Bununla birlikte bazı Arap ülkelerinde, Arap, Berberi, Kürt, Türkmen ve Afrika kabilelerinden olmasa da Arap ülkelerinin vatandaşlığını taşıyan insanlarımız var. Ayrıca milliyetçiliği, Arapların yüceltilmesini, dini bağları ihmal ederek kan, dil ve tarih bağlarına dayalı birleşik bir devlet kurulmasını isteyen fanatik bir fikir hareketi olmakla suçlayanlar var. Nitekim bu, Avrupa'nın daha önce deneyimlediği milliyetçi düşünceye bir geri dönüştür.
Ulusal bağ, belirli bir beşerî sistemin tek bir doğal çevreyle etkileşimi yoluyla dokunabilir ve bu şekilde onlar ile farklı bir coğrafi çevrede yaşayan başka bir beşerî sistem arasında farklılaşma ve karşıtlık temin edilir. Burada, örneğin Nil Vadisi halkı çevresinin, Basra Körfezi halkının çevresinden ya da Şam halkının çevresinden farklı olduğunu düşünenler var ve bu hususta haklıdırlar. Bu, Arap dünyasının halkları için tek bir bağ olmadığı anlamına geliyor.
Bu bağlamda sorulması gereken soru şudur: Osmanlılık ve Arap milliyetçiliği gibi zaman içerisinde yok olan sloganları ve ideolojileri canlandırmak mümkün müdür? O zaman hangi milliyetten bahsediyoruz? Nasırcı mı? Baasçı mı? Yoksa Şam’daki gibi belirli bir milliyetçilik mi?
Tarih, Arap halklarının yetmiş yılı aşkın bir süredir yaşadıkları deneyimlerle birlikte çekiciliğine rağmen artık herhangi bir birlik konusunda hevesli olmadıklarını ve belki Arap halklarının yetmiş yılda yaşanmış deneyimlerinin onları eski veya yeni herhangi bir ideolojik bağdan vazgeçirdiğini söylüyor. Bu ideolojiler ile yaşamış herkesin öğrendiği tek bir gerçek var ki, o da şudur: Milliyetçilik, İhvancılık ve komünizm, iktidar koltuğuna oturmak ve iktidarı ele geçirmek amacıyla slogan olarak yükseltildiler.
Abdünnasır, Suriye ile olan tarihi birlik projesiyle şahsında milliyetçiliği özetlemişti. Ardından, “ebedi ulus” sloganıyla gelen Baas’la birlikte Suriye ve Irak, akla hayale sığmayacak suçlara ve kanlı eylemlere tanık oldu. Zaman, Baas’ın yalnızca diktatörlüğün somutlaşmış halinden ibaret olduğunu gösterdi. Arap komünizmine gelince, o dönemde Güney Yemen'de intiharına tanık olduk. Nitekim Marksist ve Leninist iktidar için verilen mücadelelerin bedeli, binlerce Yemenlinin öldürülmesi oldu. İhvancıların dönemi de Baasçıların, milliyetçilerin ve komünistlerin uygulamalardan farklı değildi.
Arapların tarih değerlendirmesi genellikle seçici, ego ile şişirilmiş ve nesnellik ve gerçekçilikten uzaktır. Bu, gerçeklikle karşılaşıldığında kaçınılmaz olarak hayal kırıklığına ve güven kaybına yol açar. Çünkü dönemin Arap devrimlerinin yansımaları, bunun sonucunda ortaya çıkan kaos, bir tarafın çıkarları lehine özgürlüklerin ihlal edilmesi ve kazanımların sahiplenilmesi, Araplar olarak “modernite, sivil devlet, dini devlet” sorunları konusunda hala bir çatışma döngüsü içinde yaşadığımızı bize gösterdi.
Arap birliği, şu anda bir gereklilik değildir. Bunda ısrar eden, tarihin dışında yaşamakta ve nostaljik bir dünya hayal etmektedir. Arapların hatalarından ders almaları ve Arap siyasi birliği çağrısının kendisini yiyip bitiren eskimiş bir slogan olduğunu bilmeleri ayıp değildir. Arap ülkeleri arasındaki farklılıkların ve çatışmaların boyutlarının yanı sıra birlik projelerinin çöküşü bunun kanıtıdır. Saddam Hüseyin, Esed, Kaddafi gibi Arap askeri rejim liderlerinin saçmalıklarından bahsetmiyorum bile.
Mantık, Arapların faydacı bir iş birliği sisteminde bir dizi yakınlaşma unsurunu harekete geçirebileceğini söylüyor. Bunun için halkların çıkarlarından yola çıkılmalı ve bu çıkarlar karşılıklı bir şekilde organize edilmelidir. Duygusal birlik ve hayali sloganların dağarcığından kurtulmuş ve bizi birbirimize bağlayıp fayda sağlayan işlevsel bir doku oluşturmakla ilgileniyoruz. Bu nedenle, Arap hükümetleri arasında iletişim ve iş birliği şu anda zorunlu ve acildir. Fakat bunun için doğrudan ve devamlı diyalog toplantıları ile inisiyatiflerle yeni fikir ve mekanizmaların ortaya konulması şarttır.
İşin aslı, Arap ülkeleri arasındaki tüm faktörleri, imkanları ve ortak paydaları ‘siyasi birlik’ kavramından daha üretken ve etkin bir yönde kullanmakta yatmaktadır. Gerçeği istiyorsak, karşılıklı faydacı ekonomik eğilim bizi istediğimiz hedefe ulaştıracaktır.