Ahmed Mahmud Ucac
Lübnanlı yazar
TT

Biden'ın stratejisi, Macron'un öfkesi ve Çin'in seçenekleri

Başkan Biden, Beyaz Saray'dan Afganistan'dan çekilmesinin asıl nedeninin önceliklerin değişmesi olduğunu duyurduğunda, herkes şaşkınlıkla kaşlarını çattı, çünkü öncelik artık terörizm değil, Çin’di. Kendisine yöneltilen şiddetli eleştirilere rağmen Avustralya ile yaptığı denizaltı anlaşmasının ardından bu fikrinde kararlı olduğunu ispatladı ve herkes sözlerinin havada kalmayacağına kani oldu. Başkan Biden siyasete yabancı değil, aksine hayatını siyasetin içinde geçirmiş ve Trump'ın aksine, kısadan ziyade uzun vadeli kâra bakan türden bir liberal realist. Peki, stratejisi nedir?
Biden, ABD'nin çökmekten korkan herhangi bir imparatorluk gibi büyük bir krizle karşı karşıya olduğunu, ama çöküşün kaçınılmaz olmadığını, çözümün hastalığı teşhis edip tedavi etmekle başladığını biliyor. Bu yüzden iki cephede çalışıyor; iç ve dış. İç cephe, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasındaki tehlikeli iç uyumsuzluğun gölgesinde dış politikada konsensüs gerektiriyor. İki parti arasındaki konsensüs noktası ise Çin ve Biden da bu noktadan harekete geçti. Ardından Çin'in ekonomik, askeri ve jeopolitik genişlemesini durdurmayı amaçlıyor. Dikkat edilirse Biden'ın politikası, Obama'nın Doğu Asya'ya yönelmeye odaklı politikasının bir devamı, ancak Ortadoğu gibi diğer hassas bölgelere de sırtını dönmüyor. Bunun nedeni, savaş alanının tüm dünyayı kapsadığına ve tıpkı Sovyetler Birliği günlerinde olduğu gibi Çinlilerin sızabileceği herhangi bir boşluğun karşı konulması gereken bir ihlali temsil ettiğine olan inancı.
Dış düzeyde ve denizaltı anlaşmasından önce Başkan Biden, ticaret hacimleri dünya ticaretinin üçte birini oluşturan ülkeleri içeren Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması’na geri dönüş sürecini aktifleştirdi. Bölge ülkelerine açık olan bu anlaşmaya son giriş talebinde bulunan ülke, dünyanın beşinci ekonomisini oluşturan İngiltere oldu. Bu anlaşma, Çin'in "Bir Kuşak ve Bir Yol" projesine karşı bir ekonomik silah. Yine bu anlaşma, sadece bir başlangıç ve Biden yönetimi kendisini genişletmekte kararlı. Keza Çin'in bölge ülkelerinin çelişkilerinden yararlanmasını engelleyen, onu liberal kapitalist sistemle orantısız ekonomik politikasını değiştirmeye zorlayan bir halka olması için kendisini başka anlaşmaların izlemesini sağlamakta da. Çin'in son zamanlarda bu anlaşmanın tehlikelerinin farkına vardığını ve ona katılmak için başvuruda bulunduğunu belirtmekte fayda var, ancak devlet müdahalesine ve endüstriyel sektörlere yönelik desteklerine dayalı ekonomi politikasını değiştirmedikçe Çin’in kabul edilmesi zor. Bunun yanı sıra, Çin’in çalışma ve güvenlik standartlarına, fikri mülkiyetin korunması vb. hususlara bağlı kalması da gerekiyor. Bu talepler, Çin'in yerine getirmekte zorlanacağı şekilde tasarlandı, çünkü bunları kabul etmek Çin'i daha az rekabetçi ve yenilikçi yapabilir.
ABD, ekonomiye paralel olarak Hindistan, Avustralya, Japonya ve kendisini içeren Dörtlü Güvenlik Diyalogu İttifakını (QUAD) kurmayı başardı. Bu ülkelerin hepsi Çin'in yükselişinin etkilediği ülkeler ve ittifakları Çin'in emellerine karşı bir tür güçlü güvenlik cephesi oluşturuyor. Çin başlangıçta bu ittifakı hafife aldı ve Çin dışişleri bakanı 2017'de kendisini “Hint-Pasifik'te göze çarpan ama çabucak eriyip yok olan bir köpükten başka bir şey değil” şeklinde tanımladı. Ne var ki Çin’in bu küçümsemesi, Biden’ın ittifakı Avustralya ile imzalanan denizaltı anlaşmasıyla takviye ettiğinin ayrımına varmasının ardından gerçek bir endişeye evrilmeye başladı. Anlaşma kapsamında Avustralya, 12 nükleer denizaltıya sahip olacak, buna karşılık Çin’in bu tip 6 denizaltısı bulunuyor. Avustralya denizaltılarına ek olarak, Hint ve Pasifik okyanuslarının sularında ABD, İngiltere, Japonya ve Hindistan'ın denizaltıları da bulunacak ve böylelikle Çin bu iki bölgede en az varlığa sahip ülke haline gelecek. Bu durumda Çin'in Avustralya ile olan anlaşmayı “Soğuk Savaş zihniyetinin” bir ifadesi olarak tanımlaması şaşırtıcı değil.
Çin ile yüzleşmenin bu jeopolitik gerçeği, olması gerektiğinin aksine Fransa ve özellikle de Cumhurbaşkanı Macron tarafından gözden kaçırılmış görünüyor. Macron şimdi bu gerçeğe uyum sağlamak yerine iki nedenden dolayı karşı çıkıyor; biri maddi ve ticari, diğeri emperyal gurur. Fransız gururuna imparatorluk zihniyeti hakim ve Fransa'nın büyük olduğuna olan inancı ile Macron, bunu en iyi ifade eden kişi. ABD bunun farkına varmalı ve bu farkındalık, ABD'nin Fransa liderliğine danışmasını ve bazen onun lehine tavizlerde bulunmasını gerektiriyor. Macron'un Fransa önderliğindeki bağımsız bir Avrupa askeri ittifakı için tekrarlanan çağrısı ve ABD’nin bölgedeki Truva atı olduğu için İngiltere'ye düşman olma hevesi, bu zihniyetin sadece bir ifadesi. Bir ticaret anlaşmasının iki büyük müttefik arasında bir jeopolitik krize dönüşmesinin sorumlusu da bu kibir. Fransa yaşananları arkasından bıçaklanmak olarak değerlendirdi, bu politikayı reddettiğini ifade etti ve Avrupa'nın ABD'den bağımsızlığı fikrini tırmandırdı. Fransa'nın hatası, Çin'e takıntılı Amerikan mantığını anlamayıp bundan ziyade ucuz ticari mantığa odaklanması ve bunu Fransa'nın gururuyla karıştırmasıydı. Fransa, 50 milyar doları aşan bir anlaşmanın kaybını henüz kabullenemedi.
Fransız pozisyonunun aksine, Amerikan pozisyonu stratejik, makul, anlayışlı ve Fransa'yı memnun etmeye ve onu kalıcı bir müttefik olarak tutmaya önem veriyor. Fransa'nın ABD politikasından bağımsız bir Avrupa Birliği yaratma tehditleri Amerikan liderliğini endişelendirmiyor, çünkü Birlik'teki birçok ülkenin Fransız vizyonunu ya da Çin ve Rusya'ya yönelik yönelimlerini onaylamadığını, başta Almanya olmak üzere bu Avrupa ülkelerinin, Amerikan şemsiyesi dışında bir güvenlik seçeneği olasılığını kabul etmediklerini çok iyi biliyor. Nitekim bu, Avrupa Birliği Dış Politika Sorumlusu ve Hollanda Başbakanı tarafından da doğrulandı. İkisi de denizaltı anlaşması ihtilafında yaşananların bir yaz bulutu gibi olduğunu, ABD ile stratejik ilişkinin bu ihtilaftan daha büyük olduğunu vurguladı.
Dolayısıyla Biden'ın stratejisi ittifaklar kurmaya, liberal ideolojik modelleri, ekonomik modelleri benimsemeye, caydırıcı bir askeri güç oluşturmaya dayanıyor. Çin Devlet Başkanının komşu ülkelere yönelik düşmanca ve kibirli politikası bu stratejinin şekillenmesine yardımcı oldu. Çünkü Avustralya, Çin'in tarım ürünlerini boykot etmesi nedeniyle Amerikan denizaltılarını tercih etti. Çin'den korkan Hindistan ve Japonya, ABD ile ittifaka girdi. Tayvan, Çin tehditlerine karşı koymak için ordusunu güçlendirdi. Bu yeni gerçeğin ışığında ABD Başkanı Çinli mevkidaşını köşeye sıkıştırdı; ya tatmin edici çözümlere ulaşmak için diyalog ya da taşıdığı tüm tehlikelerle birlikte yüzleşmeye devam.
Kararı Çin Devlet Başkanı verecek; yüzleşme onu Sovyetler Birliği gibi bir sona götürebilecek bir silahlanma yarışına, yıpranmaya, ideolojik bir yüzleşmeye ve ekonomik savaşa sürükleyecek. Diyaloga gelince, onu hayallerini gözden geçirmeye zorlayacak, ancak bu gözden geçirme, ne kadar acı verici olursa olsun, kesinlikle yüzleşme kararından daha iyi.