Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Merkel sonrası dönemde dünyayı neler bekliyor?

Merkel sonrası dönemde dünyayı neler bekliyor?

Pazar, 26 Eylül, 2021 - 12:00
İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı

Birçok İngiliz, son iki gün içinde, benzin istasyonlarında arabalarının depolarını doldurmak için kuyruğa giren insanları görünce şok oldu. Bu sahne, benim kuşağıma – hatta daha genç kuşağa- Avrupa Birliği'nden ayrılmak için yapılan dönüm noktası niteliğindeki oylamanın (Brexit referandumu) ardından bazı İngilizlerin geri dönmemecesine sona erdiğine inandıkları bir sıkıntıyı hatırlattı. Sağın aşırılık yanlıları ile solun aşırılık yanlılarının bir araya geldiği bir grup İngiliz, çoğu çelişkili, bir kısmı yabancılara, özellikle de beyaz Hristiyan Avrupalılara karşı kibirli ve aşırı ırkçı umutlar ve hayaller arasında Avrupa'dan ayrılma lehinde oy kullandı. Bu nispeten büyük ekipteki bazı kişiler, Avrupa'ya alternatif kapıların, üreticileri, çiftçileri ve tüketicileriyle birlikte İngiliz ekonomisine otomatik olarak açılacağını düşündüler. Ancak rekabet yaklaşımları, kâr ve maliyet hesapları arasında piyasada hiçbir garanti veya dostluk olmadığını gözden kaçırdılar. Ayrıca, büyük sanayileşmiş ülkelerin ekonomileri, birçok ülkede üretilen malzemelere bağlı ve bu nedenle ilaç, kimya, gıda ve makine gibi birçok sektörde üretim çarkı, tedarik hattının kesilmesinden,  koyulan kotalar, engeller, gümrük bedelleri ve vergilerden etkilenir. Her ne kadar Brexit’in sonuçları neredeyse sadece kendisiyle sınırlı olsa da İngiltere bugün ekonomi ve tüketim sorunlarında yalnız değil. Tüm dünyayı sarsan Kovid-19 pandemisinin yarattığı kaos ve kafa karışıklığı bir yana, Avrupa Birliği ülkeleri, keza ABD, siyasi analistlerin liderlerin sağduyusuna, etik ve fikri kanaatlerine, vizyonlarına, kendilerine ve onları iktidara getiren demokratik kurumlara saygılarına güvenmediği bir siyasi çağdan geçiyor.

Bunların tehlikeli sözler olduğunun farkındayım. Hem ben - sıradan bir gözlemci – kimim ki milyonların seçtiği dünya liderlerine dersler verme hakkını kendimde görüyorum. Ancak, İngiltere’de bir seçmen olarak, beni ilgilendiren konularda sandık ile hesap sormaya ve cezalandırmaya her türlü hakkım var. Evet, eğer beni aldattığını veya kendisinden beklediğim performansı göstermediğini düşünürsem, programlarına veya vaatlerine dayanarak oyumu verdiğim kişi veya partiden hesap sormak hakkım hatta görevimdir.

Almanya ve Fransa'daki duruma geçecek olursak İngiltere'den çok uzaklaşmış olmayız.

Bu saatlerde Almanya, 16 yıllık bir iktidarın ardından, belki de tüm Avrupa'da rasyonel ve sorumlu demokrasinin en iyi ifadesi olan Şansölye Angela Merkel iktidarı sayfasını kapatıyor.  Merkel'in halefinin, Avrupa'yı başta Macaristan ve Polonya olmak üzere birçok kıta ülkesini kasıp kavuran aşırılıkçı eğilimlerden kurtaran bilinçli, etik ve kapsayıcı politikalar benimseyerek onun izinden gitmesini tüm kalbimle temenni ediyorum.

Alman federal sistemi ile birlikte parlamentoya giriş için asgari bir seçim barajına sahip nispi bir seçim sistemi, Almanya'nın 20. yüzyılda bedelini çok ağır ödediği kontrol edilemez popülizm ve ırkçılığa karşı yeterli koruma sağlıyorlar. Ayrıca, ana akım Alman partileri içindeki sorumlu güçler, deneyimlerine dayanarak, sağ ve soldaki aşırılık yanlıları tehlikesini savuşturmak için, iki taraftaki ılımlıların bir arada yaşamaya öncelik vermelerinin gerekli olduğunun farkına vardılar. Gerçekten de, iki büyük partinin (muhafazakar Hristiyan Demokrat Birlik ve Sosyal Demokrat partilerinin) ılımlı kanatları, İkinci Dünya Savaşı felaketinden sonra Almanya'nın rönesansına öncülük ettiler ve bu süreçte her iki taraf da, ılımlı liderlerinin başkanlık ettiği iktidarları veya geniş temsile dayanan koalisyon hükümetlerini yönettiler.

Avrupa ve ABD'de -küreselleşme, demografi ve teknoloji nedeniyle- giderek tehlikeli hale gelen aşırı sağcılığa karşı bu geniş "mutabakat" şimdiye kadar Almanya'yı güçlendirdi. Dahası Merkel'in yaklaşımının başarısına katkıda bulundu. Almanya'nın kıta içinde ve Rusya ile doğalgaz boru hattı projesi nedeniyle bir süreliğine gerilen ABD ile ilişkiler dahil olmak üzere dış meydan okumalar karşısında konumunun güçlendirilmesini destekledi.

Bugün Fransa'da bunun tam tersi yaşanıyor. Kendisine muhalif geniş cephede aşırılık yanlıları arasındaki rekabetin ortasında, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Fransız seçmenlerine yaptığı şantaj, yaklaşan seçim öncesinde kendisi için bir garanti oluşturmayacak gibi görünüyor. Macron'un içinden çıktığı hatta ona sırt çevirdiği ılımlı Fransız solu, Jean-Luc Mélenchon'un popülist solu karşısında cazibesini kaybetti. Sağa gelince, aşırı sağcı gazeteci Eric Zemmour'un liderliğinde, Ulusal Birlik’in lideri Marine Le Pen'e karşı dahi aşırılıklara tanık oluyor! Bu arada, Lübnan'daki İran’ı memnun etmeye dayanan uzlaştırıcı girişiminden, Fransa'nın Avustralya ile denizaltı anlaşmasını kaybetmesine ve bunun sonucunda Washington, Canberra ve Londra ile ilişkilerinin gerginleşmesine kadar Macron'un dış politikası yalpalıyor ve parlaklığını yitiriyor. Aşırılıkla korkutma Macron'a şimdiye kadar fayda sağladı, zapt edilemeyen aşırılıktan korkan oyların ona yönelmesini temin etti, ancak bu durum kalıcı ve gelecekte istikrarlı bir strateji olmaya uygun değil. Bu arada, daha geniş Avrupa sahnesinde, aklı başında Alman ağırlığının yokluğunda daha net ortaya çıkması beklenen sorunlar var. Bu sorunlar arasında şunlar sayılabilir:

1- ABD’nin sorumlu “dengeleyici” rolünü oynamaktan emekli olması. Bu "emeklilik", yalnızca müttefikler ve dostlar değil, aynı zamanda ABD'nin temel ilkeleri pahasına, uzlaşma, geri çekilme ve yatıştırmaya, arayı bulmaya meyilli bir Demokrat yönetim ile Amerikan dokusu ve devlet kurumları için bir tehdit haline gelen sert, ergen ve maceracı Cumhuriyetçi muhalefet arasındaki sağlıksız savaşın ürünü.

2- Avrupa Birliği'nin kendisinin aşırılıkçı güçlerin büyümesi nedeniyle karşı karşıya olduğu tehdit. Bu güçlerden bazıları Macaristan ve Polonya gibi ülkelerde hüküm sürer hale geldiler. Buna ilaveten büyük güçlerden örtülü destek alan ırkçı, popülist ve marjinal akımlar da bulunuyor.

3- Moskova’nın ABD'nin kıtadan ve Ortadoğu'dan çekilmesinden yararlanarak eski Sovyetler Birliği rolünü oynamaya geri dönmesiyle artan Rus rolü. Buna karşılık "ideolojik olarak" bölünmüş Washington, Asya ve Pasifik havzasındaki Çin sorununa artan bir ilgi gösteriyor.

4- Washington'un en azından Afrika ve Ortadoğu gibi bir dizi bölgesel sıcak noktada Avrupalı ​​sömürge ve manda güçleri dahil olmak üzere geleneksel "müttefikleri" ile ilişkilerinde bariz bir şekilde görülen kafa karışıklığı. Hem Pekin hem de Moskova'nın ekonomik emellere ek olarak ekonomik ve jeopolitik etki ve konumlara sahip olduğu alanlarda karmaşık hesapların bulunduğuna şüphe yok. Petrol ve piyasalar, Batı'nın İran ile "normalleşme" hesaplarında önemli unsurlar olsa da, Çin'in "Bir Kuşak ve Bir Yol" planı, Rus gaz boru hatları, Gine boksiti ve Afganistan lityumu, hem sorumlu hem de etik stratejik yönelimlere sahip sağgörülü tarihi liderlerin yokluğunda Batı’yı bekleyen meydan okumalara dair göstergeler.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya