Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
TT

Anlaşmalar yılı

Aşağıda bahsedeceklerimiz, küresel ile bölgesel sahne hakkında popüler olan görüşlerden farklı. Küresel sahneye baktığımızda, Ukrayna krizindeki gelişmeler can sıkıcı görünüyor. Sürekli gerilim yaratan ifadeler, açıklamalar, askeri yığınaklar ve statükoyu değiştirme çağrıları içeriyor. Herkesin sona erdiğini düşündüğü bir önceki Soğuk Savaş dönemi sahnelerini hatırlatıyor.
Bölgesel sahnede, Arap Baharı krizinin üzerinde 10 yıl geçmesine rağmen çatlak hala duruyor.. Yabancı müdahaleleri teşvik eden dengesizlik, sadece açıklamalar ve tehditler değil, aynı zamanda alev topu şeklinde tüm hızıyla devam ediyor. Bu iki sahnenin arka planında siber teknolojilerden doğan ifritler ve ecinniler duruyor. Nüfuz, fikir ve ideolojiler kazanmayı, statükoyu başka bir riskli ve yüzsüz statüko ile değiştirmeyi kafasına koymuş bölge ülkeleri tarafından desteklenen terör gruplarını pazarlamayı amaçlayan insansız hava araçları ve füzeleri mevcut.
ABD'nin 3 bin Amerikan askerini Ukrayna'dan uzakta Avrupa’daki operasyon sahasına sevk etme, BAE’ye hava kuvvetleri ve teçhizatları gönderme duyurusu gibi bugüne kadar olup bitenlerin hepsi, Rusya ve İran’ın genişlemesinin bir sınırı olduğuna dair mesajlar. Öte yandan Rusya, sanki Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı daha dün çökmüş ve durumu yeniden düzenlemenin zamanı gelmiş gibi bölgesel güvenliği yeniden formüle ediyor.
Vladimir Putin'in Sovyetler Birliği'nin çöküşünü 20. yüzyılın en büyük jeopolitik hatası olarak tanımlayan ünlü sözü, iki husustan birini yansıtıyor olabilir. Birincisi, Sovyetler Birliği'nin geri dönmesi ile hatanın düzeltilmesi. Bu durumda Kırım ve Ukrayna ve ondan önce Gürcistan hesaplı bir geri dönüş yolculuğunun bölümleri haline geliyor. İkincisi, imparatorluk Rusyası'nın Avrupa arenasındaki yerine ve ittifaklarına geri dönmesi. Putin’in ünlü sözünün amacı ne olursa olsun, her halükarda 30 yılı aşkın bir süre önce Soğuk Savaş sona erdiği anda yaşananları, yeni koşullar ortasında düzeltmeye dönük sürecin bir parçasıdır. Bu koşulların bir kısmı, pandemi ile ilgili küresel koşullar, bir kısmı Brexit ve sonrasında Avrupa kıtasının yaşadığı sendeleme gibi bölgesel koşullar, bazıları da tamamen yerel ve büyük güçlerin siyasi sistemleriyle ilgili koşullardır.
Batı kampının tamamında görülen bu son faktör, verimliliği, ortaya koyduğu iç ve dış politikalar, içinde görülen fikri ve politik bölünmeler ve çatlaklarla ilgili Batılı demokrasi fikrini, teste tabi tuttu. Üçüncü bin yıl başladığında 21. yüzyılı tamamen Amerikan yüzyılı yapmaya kararlı neo-muhafazakar grubun lideri olan oğul George Bush tarafından yönetilen ABD dünyanın en büyük kutbuydu.   
On yıldan kısa bir süre içinde bu durum (ABD’nin dünyanın tek süper gücü olması) teröre karşı savaşta tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. Afganistan, Irak ve Ortadoğu’ya girişin ve ardından çıkışın ağır bedeli de bu başarısızlığın bir parçası. Ancak bunun nedenlerinden biri, ABD'nin dünya liderliğini üstlenmesinden 10 yıldan daha kısa bir süre sonra, Demokrat Barack Obama’nın iktidara gelmesi. Obama, dünyanın sorununun ABD'nin sınırlarını ve kapasitesini aşmış olması olduğuna inanıyordu. Aşmanın bedeli iyi bilinmesine rağmen, Amerikan stratejik arenasının ortasında Amerikan rolünü azaltma fikri, savaşı kazanma ya da daha da önemlisi, müzakere için en iyi çerçeveleri sağlama umuduyla “tırmandırma ya da surge” felsefesinin esiri olmuş gibi göründü.
2016 yılında Donald Trump’ın ABD yönetimini devralması, izolasyona ve “önce ABD” devleti fikrine dayanan muhafazakar sağ dalgayı ortaya çıkardı. Bu dalga kısa sürede Avrupa’da (İngiltere), Güney Amerika’da (Brezilya) ve Asya'da (Hindistan) birçok ülkeye yayıldı. 
2020'de Amerikalı Demokratlar, dünyayı “otoriterliğe karşı demokrasi” denklemine göre yeniden formüle etme arzusunu dile getiren Biden liderliğinde yeniden iktidarı ele geçirmeyi başardılar. Ne var ki Biden, demokrasinin bölünmeyle çatladığı, ABD’de “filibuster yani geciktirme” prosedüründen Yüksek Anayasa Mahkemesi’nin oluşumu ve seçim yasalarına kadar demokrasi oyununun temel kurallarıyla başa çıkamadığı bir zamanda iktidara geldi.
Küresel sahnedeki bu çalkantılı süreç, bir yandan korona pandemisi, diğer yandan küresel ısınma ile ilgili “gezegensel” çalkantılara karıştı. Öte yandan, dünya daha önce hiç tanık olmadığı derecede bir güç ve “karşılıklı bağımlılık” karışımına tanık oldu. Birincisine yani güce bir yandan silahlanma, diğer yandan siyasi müdahale yetenekleri açısından niteliksel gelişmeler dahil oldu. Körfez ve Arap Yarımadası'nda insansız hava araçları ve hassas güdümlü füzeler görüldü. Sızma ve sosyal medya araçlarıyla etkileme yoluyla seçim sonuçlarının manipülasyonu ise, ABD başkanlık seçimlerinde Ruslar tarafından gerçekleştirildi. 1968'de Uluslararası Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Sözleşmesi'nin imzalanmasının üzerinden geçen yarım yüzyıldan fazla bir süre içinde nükleer devletlerin sayısı, gizlice veya zorla iki katına çıktı. Nükleer güç sahibi ülkelerin artışı, dünyanın farklı halkları ve ülkeleri arasındaki karşılıklı bağımlılığın şu anda tarihte hiç ulaşmadığı bir noktaya ulaştığına tanıklık ediyor. Jeopolitik, jeokültürel, hatta jeoekonomik rekabetler ne boyutta olursa olsun, menfaat ve çıkar alışverişi o kadar yüksek bir noktaya vardı ki, bir şeyin eksikliğinden sadece bir taraf değil, tüm taraflar zarar görmeye başladı. Bunun en iyi örneği, Avrupa'nın Rus gazına, Rusya'nın da barışçıl üretim alanlarında Batı'nın teknolojik liderliğine bağımlılığında görülüyor. Çin-Amerikan ilişkilerine gelince, üretim ve tüketimde herkesin piyasasına bağlı olarak ortaya çıkan küresel karşılıklı bağımlılığın belki de bir özetini teşkil ediyor.
Tüm bu çalkantıların sonucu; öncelikle büyük bir belirsizlik durumu, kontrolü kaybetme korkusu, ne kadar güçlü ve kudretli olursa olsun, dünyadaki tek bir tarafın yüzleşemeyeceği çeşitli tehditlere maruz kalma hissidir. İkincisi, bilhassa sağlık, göç vb. ile ilgili küresel sorunlar alanında uluslararası iş birliğinin kaçınılmaz olduğu birçok alanın var olmasıdır. Üçüncüsü, şu anda dünyada İkinci Dünya Savaşı'nın doğurduğu ve BM ile çeşitli kuruluşlarına dayanan uluslararası sistemi geliştirmek için yeterli siyasi enerji bulunmazken, uluslararası gerilimi azaltan sınırlı anlaşmalar yapmanın mümkün olduğudur. İran ile ABD arasında gerçekleşmesi beklenen anlaşma da bu kapsamda yer alıyor. Bu anlaşma ile İran'ın nükleer silaha sahip olmaya yaklaşmasının bir çıtası olacak ama diğer tüm meselelerin ucu ya daha fazla anlaşma ya da farklı gerilim biçimleriyle yaşamak için açık bırakılacak. Aynı şekilde Avrupa'da da anlaşma unsurları mevcut. Nitekim Batı'da Atlantik İttifakı'nın bugün ulaştığı sınırlara kadar genişlemesinin Rusya'yı şimdi olduğu kadar kışkırtmaya yettiği dilden dile dolaşıyor.
Buna göre, Ukrayna'nın bağımsız kalması, doğusundaki Rusya ve batısındaki Avrupa ile yakın bağlarını sürdürmesiyle birlikte NATO’nun genişlemesinin durdurulması herkes için yeterli olabilir.
Peki, anlaşmalar çağında biz Araplar ne yapmalıyız? Bunu daha önce ele almış ve Arap benliğimize ve onun güçlü yanlarına, diğerleriyle karşılıklı bağımlılık konusundaki geniş çaplı yeteneklerine güvenmemiz gerektiğini söylemiştik. Karşılıklı bağımlılık, bölgeye istikrarını geri kazandıracak girişimler ve anlaşmalar için geniş bir pencere açmakta ve "Arap Baharı"nın bölgede yarattığı çalkantıları aşma fırsatı vermektedir.