Abdulaziz Tantik
TT

Popüler doğru algıların yanlışlığı

Doğayı teknik olarak tasarıma tabi kılarak üzerine kurulan hegemonya gibi sosyal bilimler üzerinden toplum ve bireyin de tasarıma tabi tutularak yeniden kurgulandığını ve algılar üzerinden sürekli istenilen siyasal ve toplumsal zemine doğru bir sürüklenişe mazur bırakıldıkları görülmektedir. Bu meseleyi doğru anlamadan mevcut algıların oluşumunu doğru anlamakta zorlanmak asıl olacaktır. Yani meseleyi doğru anlamanın yolu; toplumsal sürüklenişi doğru okumak ve bu sürüklenişi sağlayan grup veya ideolojik akımın nihai hedefine dair bir bakışa sahip olmaktır.
Toplumsal ve siyasal olaylarda temel yapı taşını oluşturan şey; siyasallık üzerinden toplumsallığı inşa ederek ekonomik gücün siyasal gücünü pekiştirmek ve toplumsallığı bunun üzerine bina etmeye çalışmaktır. Yani meydana gelen siyasi ve toplumsal tartışmalar ile ideolojik tartışmaların arka planını doğru okumadan anlamlandırmak mümkün değildir. Bu yüzden meydana gelen bir tartışmanın asıl hedefine dair doğru bir yöntem ve muhakeme ile bir fikre sahip olmak onu doğru anlamaya taşır.
Bu meselede sağlıklı bir yönteme ulaşmak için önceliğimizi salt kendi ülkemizde olup bitene değil, uluslar arası sistem açısından meselenin neye tekabül ettiğini ve yeni felsefi yaklaşımın yeni ekonomik yöntem ile bağını da doğru bir zeminde anlamlandırmalıyız. Modern düşüncenin sistematik olarak ekonomi, siyaset ve etik üzerine kurulu olduğu bilinir. Meselenin temeli ekonomiktir. Bu, olup bitenin ekonomi ile ilişkisini kurmadan onun siyasal karakteri üzerine doğru bir yoruma ulaşmanın ihtimal dışı olduğunu işaret eder. O zaman yeni ekonominin yeni bir felsefi yaklaşımı da içerdiğini bilmeliyiz: örneğin; post hümanist ve post truth gibi kavramların yapay zekâ ile ilişkisini dikkate alarak düşünmeliyiz. Bu bize ekonominin artık paradan bitcoine yönelik yürüyüşünü de işaret eder. Sanal para meselesi anlaşılmadan hakikatin sanal bir karaktere bürüneceği meselesi de anlaşılamaz! Bu da bugün kendi ülkemizde tartışmaya başladığımız ateist ve deist tartışmasının arka planını bize doğru zeminde konuşmamıza engel olur.
Meselenin püf noktası, yeni felsefi bakışın ‘bütünsel bağlantısallık’ üzerinden dünyada mevcut her şeyin birbiri ile ilişkili olduğu bakışı üzerinden yaşamın kutsallığını dile getirerek yeni bir dünya kurulurken insanın inşa edilmiş kurucu hegemonyasının muhtemelen başka bir yeni tür üzerinden alaşağı edilmesi ve yeni üst insan/ insan tanrı lehine değiştirme çabasıdır. Ama her ülkede kendi kültürünün alaşağı edileceği ve bu yeni yaklaşımın makulleştirilerek kabulünü sağlayacak yeni psikolojik ve sosyolojik vasatı inşa etme adına çok güçlü yatırımların yapıldığını bilmemiz ilk başlangıç adımıdır. İşte Türkiye’de son dönemde Z kuşağı tartışmaları, gençlerin deist ve ateist oluşunu gündeme taşıma ve bu gündem üzerinden ise muhafazakâr, müslüman dindar insanlara yönelik kısmi haklılığı taşımakla birlikte ama haksız ithamlar; farkında olunsun veya olunmasın, bu uluslar arası stratejik aklın hegemonyasına güç taşımaktadır.
‘On beş Temmuz’dan bu tarafa cemaat, vakıf, sivil toplum üzerinden İslamcılığa yönelik yapılan eleştirilerin bu bağlamı dikkate alarak değerlendirilmesi şart olmuştur. Dindar ve müslüman kavramlarının temsil ettiği iki kategorik sosyolojik yapıyı da dikkate alarak liberal, Kemalist, sol jargon ve sol İslamilik bağlamında ele alınan eleştirilerin dikkat çektiği nokta da bu çerçeve içinde yeniden değerlendirilmelidir. Dindara yönelik dini dar veya sağcılık üzerinden muhafazakâr diyerek onun dini ahlaka yönelik kaygısızlığını dillendirerek kendi suçluluğunu bastıracak bir haklı pozisyon içinden eleştiriler yöneltmek meseleyi asli veçhesinden uzak tutarak ‘stratejik akla’ sadece zemin hazırlamaktan öteye geçememektedir. Siyasal İslam üzerinden hem uluslar arası zeminde ve hem de ülkemizde yapılan sert eleştirilerin ise yeni zeminin önündeki engelleri kaldırmaya matuf yine kısmi doğrulara yaslandırılmış bir politika olduğu aşikârdır. Bu politik tutumu görmeden İslamcılığa yönelik itham ve eleştirilerin bir karşılığı olamaz! Siyasal İslam’ın antiemperyalist yapısını göz ardı ettirerek onu mahkûm etme çabaları, kendi yandaşları eliyle siyasal İslam’ın iflasını yazanların, bugün bunu daha yüksek sesle haklılık pozisyonu içinde dillendirmeleri de öyle masum bir karaktere sahip değildir.
Meseleyi olgu düzeyinde ele alırken, son altmış yılın post modernist yaklaşım tarafından üretildiğini unutmamalıyız. Modernlikten post modernliğe geçişte nelerin olduğunu bilmeden olup biteni sağlıklı bir zeminde algılamak imkânsızdır. Önce monist yaklaşımdan çoğulcu yaklaşıma ve oradan da mutlak bir göreliliğe yönelik ilerleyişi; bu ilerleyişin ise mutlak iyi olduğunu dikkate alarak sanal gerçekliği hesaba katmalıyız. Sanal gerçekliğin hesaba katılmadığı hiçbir politik tutum bir umut olma özelliği taşımaz! Yenidünyanın, yeni felsefi yönelimini hesaba katmayan her adım o adımların güçlendirilmesine yaramaktan başka bir işe yaramaz! Bu yüzden meseleyi kendi öznel yapısı içinde tanımlamak bir yere kadar kısmi doğruyu verir. Ama bu kısmi doğru sizi bir adım öteye taşıyacak beceri ve güçten yoksun olacaktır.
Şimdi tekrar dönelim ve bugün ülkemizde tartıştığımız konulara yönelelim: örneğin, Müslümanların kendi ahlaki zeminlerine sahip çıkamadıklarını ve bu konuda gayriahlâkî davrandıklarına dair bakışın gerçekliğini ele alalım: Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri Müslümanlar ve ahlakları sürekli aşağılanan ve reddedilmesi zorunlu bir kategori olarak düşünülmüştür. Onlara yönelik yumuşak yaklaşım ise sadece oylarını devşirerek kendi iktidarlarını sağlama almak veya ‘beka’ sorununu çözme yöntemlerinden istifade edilmesi gereken bir kategoriye dönüştürülmesi bağlamında ele alınmaktadır. İktidar olma hülyası karşılığında iktidara yönelirken kendine ve ahlaki zeminine ihanet etmeyi zorunlu bir koşul olarak dayatan devletin bu konuda yaptığı katkıyı dikkate almakla yükümlüyüz. Elbette ki bunu kabul etmekle yükümlü değildi bu müslüman politik adamlar, ama iktidara ulaşmanın tek koşulu olduğu ve iktidar üzerinden ancak bir değişim gerçekleşeceği hülyası ki bu da modern bir siyasal tasarıma dayalı idi. İşte sonucu belirleyen olguyu sundu…
Ak Parti iktidarı ve müslüman ahlakının zaafa uğraması ise bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Ama bu konuda da sadece yerel şartlarla bağımlı bir yaklaşım nelerin olup bittiği konusunda bizi sadece kısmi gerçekliğe taşıyabilir. Bu yüzden meselenin daha üst zemininde dünyada neler olup bittiği üzerine de kafayı çalıştırmakta yarar var. Arap baharı ile başlayan süreç ve El Kaide, Daiş gibi örgütlenmeler üzerinden kopartılan fırtınalar, medya ve iletişim aygıtları üzerinden elde edilmiş portreler üzerinden din psikolojisine yönelik oluşturulan baskının birey üzerindeki etkisini tartışmaya gerek yok sanırım… Müslüman Ülkelerin birbirlerine yönelik çatışma zeminlerini, müslüman örgütlerin, cemaatlerin birbirlerine yönelik çatışma alanlarını da buna eklediğimizde sistemli, disiplinli ve stratejik bir akıl üzerinden çok güçlü bir propaganda ile birlikte müslüman zihnin değişimine kapı aralanmıştır.
Televizyon tartışmalarının yanında, gazeteler, dergiler, filmler ve reklamlar aracılığı ile sürekli müslüman zihne bir baskı uygulamaya devam ederken, değişime uyan Müslümanların önlerinin açılması ile birlikte diğerlerinin de tek şartlarının bu değişime açık hale gelmelerinden başka bir seçenek ile yaşama imkânını bulamayacakları algısı pekiştirilmektedir.
O zaman temelde çok güçlü bir ahlaksızlığın vuku bulduğu bir toplumsal yapıda sadece Müslümanların suçlanması ve onların ahlaksız oluşuna yapılan vurguyu çok samimi bir durum olarak algılamamız sadece aldatılmışlığımızı/aptallığımızı gösterir. Çünkü ahlaki zaafa uğrayan kişilerin yanında kendi ahlaki yapısını sağlam tutan ve ödün vermeyen Müslümanların bu aygıtların ve kurumların dışında kalmaları ve bilinçli bir şekilde gündem dışı tutulmaları da dikkate şayan bir olgu olarak ortada durmaktadır. Ayrıca, modernist ve gelenekçi yaklaşım içinde din tartışmalarına kapı aralamak, bunu medyatik bir üslup içinde köpürtmek, gerekli psikolojik vasatı inşa etmede çok yararlı bir işleve sahip olmaktadır. O zaman gençler bu propaganda karşısında yenik düşerek kendilerine dayatılan algıyı kabule açık hale gelmektedirler.
Ama tarih boyunca meselenin özü şudur: gençlik her zaman yeniliğe açıktır. Yeniye olan açıklığı, yeniyi kabul etmeye ve eskiye uzak durmaya neden olmaktadır. Ama o gençlik doğruyu gördüğü zaman hemen ona yanaşmaktan da uzak durmamaktadır. Bu yüzden gençlik doğru bir şahitlik/tanıklık üzerinden kendi dini kodlarını öğrendiği zaman yeniden durup düşünecek ve kendi gerçekliğini hesaba katarak doğruya yönelik bir yönelime/eğilime sahip çıkacaktır. Bunun izlerini gözlemlemek mümkündür.
Bütün mesele, ele alacağımız herhangi bir sosyal olayı, sosyal olguyu kendi dinamikliği içinde betimlemek ile onun küresel kültürel kodlar eşliğinde oluşan karakterini dikkate alarak değerlendirmeye yönelik bir irade beyanına olan ihtiyaçtır. Parça bütün ilişkisi bağlamında parçanın kendi şartlarını dikkate alarak onun bütün içindeki karakterini de dışlamadan değerlendirme yapacak bir kültürel zemin inşa etmek meseleyi doğru analiz etmenin temel koşuludur.
Samimi entelektüel ve aydın insanların gündemlerine taşınan olayları değerlendirirken bu geniş pencereden meseleye bakmaları ve olası farklı değerlendirme biçimlerini dışlamadan anlamaya yönelmeleri hakikatin sanalın banallığından kurtulmasına zemin oluşturur.
Yarın bizi aldattılar diye ağlamamak için bugün uyanık olmak ve nelerin olup bittiği konusunda ciddi bir çaba ve gayrete olan ihtiyaç çok fazladır. Aldanmasaydınız sözünü duymamak için aldanmamak lazımdır…