Şarkul Avsat Türkçe https://turkish.aawsat.com Şarkul El-Avsat gazetesi dünyaca en ünlü günlük Arapça gazetesi sayılır. Farklı dört kıtada bulunan 12 şehirde aynı anda basılmaktadır. http://feedly.com/icon.svg

Biden yönetimi hangi Ortadoğu'yu istiyor?

Biden yönetimi hangi Ortadoğu'yu istiyor?

Pazartesi, 27 Haziran, 2022 - 11:00

Meslektaşım Nedim Kuteyş bu gazetede yayımlanan yazısında, biri ılımlılık ve barış yanlısı ülkeleri bir araya getiren, ikincisi ise İran'ın egemen olduğu ülkeler eksenini içeren “iki Ortadoğu”nun oluştuğunu yazdı. Bu tanımlama, bölgedeki liderler arasındaki toplantıların ve kalkınma, yatırım, teknoloji ve turizm alanlarında imzalanan ekonomik anlaşmaların ve iş birliğinin belirginleşmesiyle başladı. Tüm bunlar, bölge halklarının iyiliği için stratejik bir dönüm noktası oluşturması umulan yeni bir kalkınmacı rüzgarın bölgede estiğini gösteriyor.

Bu bağlamda, ABD Başkanı Joe Biden'ın turuna büyük umutlar bağlanıyor. Bilhassa Suudi Arabistan ziyareti ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Ürdün Kralı 2. Abdullah'ın da yer alacakları KİK (Körfez İşbirliği Konseyi) Zirvesi’ne katılımı sırasında, Ortadoğu'nun beklentileri ve endişeleri hakkında doğrudan bilgilendirildiğinde ülkesinin bu bölgeye yönelik pusulasını düzelterek bu gelişmeyi taçlandırması ümit ediliyor. Biden'ın ziyaretinin önemi, başta yalnızca Suudi Arabistan'ın başını çektiği Körfez ülkeleri olmak üzere Washington ile bir dizi Arap ülkesi arasındaki soğukluğun giderilmesiyle sınırlı değil. Bu ziyaret aynı zamanda, Demokrat yönetimin, geçerliliğini ve uygulanabilirliğini yitirdiği kanıtlanmış hatalı uygulamalar ve yanlış hesaplamalar yolundan acilen vazgeçmesi gerektiğinin aleni bir çevirisidir. Buna ek olarak ziyaret, Çin yayılmasının ve Rus ilerlemesinin durdurulamamasının ardından Ortadoğu'ya yeniden keskin bir dönüş, Tahran'ın diplomasisine, diplomatlarına ve sahte gülümsemelerine aşık olan Barack Obama yönetiminden bu yana basiretsiz güvenilir müttefiklerden vazgeçme politikasından geri adım atma olarak görülüyor.

Hiç şüphe yok ki Ukrayna savaşı, dünyadaki enerji ve gıda krizi, İran ile tökezleyen nükleer müzakereler, Çin ve Rusya’nın bölgede kaydettikleri ilerlemelerden duyulan endişe, Washington'ı bölgeye yönelik politikasını değiştirmeye, geleneksel stratejik müttefikleriyle ilişkilerini onarmaya çalışmaya yöneltti. Bu pozisyonunun geçici ve faydacı olmayıp sürdürülebilir olmasını umuyoruz. Riyad kendisini güçlü bir konumda görüyor ve bu noktada Başkan Biden'ın ziyareti öncesine gelen bölgesel hamlesi, özellikle de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın Mısır, Ürdün ve Türkiye turu özel bir önem taşıyor. Keza Suudi Arabistan'ın Mısır, Ürdün ve Irak'ı Körfez zirvesine katılmaya davet etmesi de aktif Arap ülkeleri arasındaki uyum ve dayanışmayı yeniden tesis ettiği için çok önemli. Çünkü bu dayanışma olmadan Arapların koşulları düzelmeyecek. Bu bağlamda Riyad ile Kahire arasındaki ilişki büyük önem taşıyor. Ne var ki BAE, Ürdün, Fas’ı içeren ve belki de gelecekte başka Arap ülkelerini içerecek eksenin önemi de küçümsenmemeli; çünkü bu eksenin büyümesi, İran’ın aşırı yayılması ile mücadelenin en hızlı ve güvenli yolu. 

Bu hamle, ABD yönetimine üçlü bir mesaj gönderiyor. Birincisi, Arap-Amerikan ilişkileri her iki tarafın da sürdürmesi ve geliştirmesi gereken stratejik ilişkilerdir ve Demokrat yönetimin bölgeye yönelik politikalarının daha net ve belirgin olması gerekiyor. İkincisi, Arap ülkeleri mevcut zorluklara rağmen önemli konularda pozisyonlarını birleştirme gücüne sahiptir. Üçüncüsü, Arap ulusal güvenliği, Arap ülkelerinin korumak için hiçbir çabadan kaçınmayacakları bir kırmızı çizgidir.

Bölge, bu aşamada çok önemli güvenlik ve savunma içeriğine ek olarak bölgenin geleceği için hayati önem taşıyan iki faktöre, barış ve ekonomiye dayandığını gördüğümüz daha geniş bir bölgesel aktivizme de tanık oluyor. Yaşanan derin değişikliklerin kanıtı olarak Mısır'da Cumhurbaşkanı Sisi'nin katılımı BAE ve İsrail arasında imzalanan serbest ticaret anlaşması ile Dubai’de Ürdün, BAE ve İsrail arasında imzalanan su karşılığında enerji anlaşması bu aktivizme örnek gösterilebilir. Bu yeni oluşumlar ve oluşturulan koalisyonlar Ortadoğu'nun jeostratejik haritasının değişmekte olduğunu gösteriyor. Bu da Lübnan, Irak ve bir dereceye kadar 2 milyonluk nüfusu ile Gazze gibi İran hegemonyası altında oldukları için dışarıda kalan ülkelerin akıbetiyle ilgili sorulara kapıları ardına kadar aralıyor. Alevler içinde ve birçok ülke arasındaki bir savaş alanına dönüşen Suriye'ye, İran rüzgarının içine sızdığı gün mutluluğunu kaybeden Yemen’e değinmiyoruz bile...

İki “Ortadoğu” arasındaki karşılaştırma, bu durumda, teknolojinin geleceğine, yenilenebilir enerjiye, çölleşme ve su kıtlığı ile mücadeleye, ekonomik refah arayışında olanların çabası ile içe kapanık ve kontrolcü ideoloji ve tek taraflı düşünce arasındaki bir karşılaştırmadır. Yükselme ve medeni etkileşim için çabalayan toplumlar ile biçim ve içerik olarak kendilerini taklit edenler dışındaki toplumlara açılmayı reddeden, bütün gücüyle tüm dünya ile savaşan toplumlar arasında bir kıyaslamadır.

Lübnan'ın durumunun Irak ve Gazze'den farklı olduğuna ve her birinin kendine özgü özellikleri olduğuna şüphe yok. Aralarındaki ortak nokta ise çeşitli toplumsal tabakaların ideolojikleştirilmesi ve anavatan içindeki ortaklarından biçim ve içerik olarak farklılaştırılmalarından kaynaklanan toplumdaki çatlaklara maruz kalmalarıdır. Siyasi anlaşmazlık doğal ve tüm ülkelerde ve toplumlarda mevcuttur. Liberalizmde, iktidarın barışçıl bir şekilde devir-tesliminin bir sonucu olarak sağlıklı bir olgu ve siyasi yaşamın düzenliliğinin kanıtı olarak kabul edilir. Ama burada objektif olup, liberal toplumların bile şiddetli siyasi gerilimlerden ve bazen de toplumda siyasetin ötesinde birçok yönü etkileyen somut bir bölünmeden muzdarip olmaya başladıklarını belirtmeyi ihmal etmeyeceğiz. Ancak bu geçici olup, devlet içinde devlet haline gelen ideolojik güçler yaratan İran hegemonyası altındaki ülkelerde olduğu gibi tedavisi mümkün olmayan bir hastalık değildir.

Meseleleri daha zor ve hassas yapan, zararı ağırlaştıran şey, bu kesimlerin ülkenin sosyal dokusunun merkezinde yer almasıdır. Bu durumda, söz konusu olguları ve bunların kamu sistemi, toplum ve kimi zaman bizzat oluşum üzerindeki yansımalarını tedavi etmek uzun ve karmaşık bir sürece dönüşür. Çünkü diyalog ve konsensüs yoluyla siyasi tedavi neredeyse imkansızdır ve her zaman iç savaş tehdidine tabidir.

Ayrıca İran ekseninde var olan siyasi bağımlılık, bu ülkelerin çevreleri ve geleneksel olarak kendisine dost ülkelerle olan ilişkilerinin bozulmasına yol açıyor. Ekonomiye ve sağlık, eğitim, turizm ve diğerleri gibi hayati önem taşıyan olmak üzere birçok ilgili sektörlere de zarar veriyor. Lübnan ve Irak'ın zorlu koşulları, Hamas'ın 15 yıldan fazla bir süre önce kontrolünü ele geçirmesinden sonra Batı Şeria ve İsrail Araplarından sosyal ve kültürel olarak farklılaşan Gazze'nin durumu bunu tekit ediyor.

 “İki Ortadoğu”, uluslararası değişimler, bölgesel ihtiyaçlar, anlaşmazlıkları ve görüş ayrılıklarını aşma ihtiyacının ortasında gerçekten göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek. Dahası bu gerçeğin taşıdığı tehlike, bölgedeki mevcut aktivizm için büyük bir motivasyon olmalı. Umarız bu aktivizm karşısında, hatalarından geri adım atıp özellikle İran'ın etkisi altındaki diğer Ortadoğu üzerindeki kötü etkilerini gidermeye çalışan bir Amerikan alçak gönüllüğü bulur. 

Bu nedenle, İran Ortadoğu'sunun koşullarını düzeltmek için geride kalan ve mevcut çözüm üç yönlüdür. Birincisi, tüm bölgenin güvenliğinin garantisi olarak Arap ılımlılık ittifakı deneyiminin başarısını desteklemektir. İkincisi, bu ülkelerin, halklarının ve çıkarlarının siyasi ve ekonomik istikrarını korumaktır. Üçüncüsü de Başkan Biden'ın ziyaretinin göstermesini umduğumuz Amerikan uyanışı ve dikkatidir. Geri kalan diğer çatışmalara yaklaşmak için bir giriş noktası olarak İsrail-Filistin çatışmasının çözülmesi için bu kaçınılmazdır ve o olmadan istikrarı sağlama girişimleri boş, buna ulaşmak da bir fantezi olarak kalacaktır.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya