Hazım Sağıye
TT

Lübnan için herhangi bir değişim mümkün mü?

2019'dan bu yana bir bütün olarak Lübnan rejimi hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair muazzam bir güvene dayanarak hareket ediyor.
Ülkede yaşanan felaketin büyüklüğüne rağmen, ne ekonomi ne de siyasi alanda ne kadar formalite olursa olsun hiçbir taviz sunmuyor.
17 Ekim Devrimi’nin onu karşı karşıya bıraktığı meydan okumanın geçici olduğunu düşünüyor. Bunu söylerken akılda devrimin yenilgisinden çok daha fazlası var, çünkü devrimin yenilgisinden sonra sadece ülke yönetimi aynı kalmadı, sonu kestirilmesi zor, gittikçe büyüyen kötüleşme yolunda ilerleyiş devam etti.
Halk hareketinin detaylarına indiğimizde ise rejimin tahminlerinin doğru ve isabetli olduğunu görüyoruz; 17 Ekim Devrimi’nin ifade ettiği kitlesel hareketliliği canlandırmak neredeyse imkansız hale geldi.
Öte yandan, devrimin “değişim yanlısı” milletvekilleri bloğunun temsil ettiği siyasi meyvesinden geriye pek bir şey kalmadı. Buharlaşan umutlar, mütevazı parlamenter bloğun tek bir blok olarak kalma başarısızlığından daha az değil.
Bu acele, son yıllarda popüler olan bazı terim ve sloganları kapsayan genel ve geniş manşetler sunmaktan, ardından geçmişte ama özellikle gelecekte bu sloganların uygunluğunu sınamaktan öteye gitmiyor. Doğal olarak arzu edilen, Lübnan'daki durumun karmaşıklığına, özellikle de onu değiştirme düşüncesinin karmaşıklığına yeniden dikkat çekecek daha geniş bir tartışmanın zeminini hazırlayabilecek katkılardan birini sunmanın ötesine geçmiyor.
Bu durumda, “Hepiniz yani hepiniz!” sloganı uygun muydu?
En önemlisi, böyle bir slogan siyasete ve “hepiniz” grubuna mensup şu veya bu grupla ittifaka herhangi bir fırsat tanıyor muydu?
Başlangıçta bu slogan, bir "direniş" grubu olduğu için Hizbullah'ı iktidar grubundan tenzih etme ve hatalarından aklama eğilimi yaygın olduğundan, "Hizbullah"ın da iktidar grubuna dahil edildiğini duyurmak için ortaya atıldı. Ancak devrim deneyimi, Hizbullah’ın yalnızca bu grubun bir parçası olduğunu göstermekle kalmadı, çatışan grubu ve aynı zamanda son kalesi olduğu için asıl koruyucusu olduğunu da ortaya koydu.
Bu noktada, gizli olan hakikat kendini yeniden empoze etti: Silah taşıyan yozlaşmış bir taraf ile onu taşımayan yozlaşmış bir taraf eşit olabilir mi? Ülkeyi çıkarlarını yok eden bölgesel bir konuma yerleştiren yozlaşmış taraf ile yolsuzluğunun örtbas edilmesiyle sonuçlansa bile ekonomik felaketin yükünü azaltan bir bölgesel koşula bahis oynayan yozlaşmış taraf eşit olabilir mi?
Bu farklılıklar, söz konusu sloganı kullananlar tarafından fark edilmedi ve bilindiği gibi bunları fark etmesi başka bir soruna yol açacaktı; devrimin, iç savaşların bildiği türden bir iç saflaşmaya dönüşmesinin hızlanması. Lübnan durumundaki zorluk değilse de en büyük karmaşıklık burada yatıyor.   
Bu zorluk, devrimin önerdiği başka bir terim olan “sistem” ile de ifade ediliyor. Bu ifade belki de onu yönetenlerin basmakalıp, bağlayıcı siyasi ve ekonomik tanımların esaretine düşmeme arzusunu yansıtıyor. Yine de “sistem”, toplumu zor ve baskıyla veya görünmez bir şekilde yönetenlerin izoleliklerini vurgulamayı amaçlayan “derin devlet” veya “askeri cunta” gibi kavramları hatırlatmadan edemiyor. Lübnan "sistemi" gerçekten izole mi, yoksa tam tersine, periyodik seçimlerin mezhepsel sisteme dayalı temsilini, adam kayırmaca, faydalandırma ve boyun eğme değerlerine dayalı meşruiyetini duyurmasını sağladığı son derece temsili bir sistem mi?  
Durum buysa, devrim ile ilgili basit klasik görüşü (baskıcı bir gruba karşı ayaklanan bir halk) Lübnan gibi bir ülkeye uygulamayı yeniden düşünmek acil bir hal alıyor. Burada ne yazık ki bir halkla bir iktidar arasındaki çatışma, iki çatışmanın çevresinde yaşanıyor. Birincisi halk ile halk arasında, diğeri ise iktidar ile iktidar arasındaki çatışma.
Çoğu zaman dikkat edilmeyen husus, cumhurbaşkanlığı makamındaki boşluğun kendisinin bizi şu acı gerçekle karşı karşıya getirdiğidir; iktidar karşısında halkın birlik hali, iktidarı birliğe, başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere karşı karşıya olduğu boşlukları kapatmaya veya reform programını uygulamamaya itmek için yeterlidir. “17 Ekim Devrimi” sonrası, öncesi gibi olmayınca, “sistem” içinde devrime kayıtsız kaldığını gösteren bir mücadeleyle karşı karşıya kalıyoruz.
Bu tıkanıklıklar “egemen” ve “egemenlik” gibi başka sloganlarla aşılamaz. Bunun nedeni, özellikle küreselleşen dünyamızda Lübnan'dan çok daha güçlü ve büyük ülkelerde uygulanması zorken, Lübnan'ın bu kavramı kullanmasının onun uygulanmasını zorlaştırması. Biliyoruz ki Lübnanlı "egemenciler" kendi başlarına ve yabancı, Arap veya uluslararası destek olmadan göğüslerine çöken İran kabusundan kurtulamazlar. Bu nedenle, “egemenlik” söylemlerini, Lübnanlıların, özellikle ekonomik çıkarlarıyla uyumluluk derecesinin ölçütü olduğu, sınırlı ve mütevazı bir egemenlik çağrısıyla değiştirmek daha uygundur. Ancak burada da siyasi eylemin ufkunda bir tıkanıklık beliriyor, o da Lübnanlıların çıkarlarının yönettiği sınırlı egemenlik ilkesinin, Lübnanlıların geniş bir kesimi tarafından en çok reddedilen husus olması. Bunu dile getirenler, her türlü faydacı yönelimi reddetmeyi, onu "haysiyet" ve "onur" karşıtı bir "utanç" olarak tanımlamayı tercih ettiler.
Lübnan yaşamındaki bu niteliksel ve kapsamlı yarılma, tüm yolların tıkalı olduğu bir yere, Ekim Devrimi’nin önermediği şeylere daha fazla dikkat etmeye yönlendiriyor.
Ulusal birlik meselesini, Lübnanlıların sözde mezhepçiliği aşmalarını veya sadece bir dış komplo ya da işgalin kurbanı oldukları fikrinin ötesine geçmelerini basitleştiren hakim siyasi dillerin benimsenmediği bir yere sevk ediyor.
Egemen merkezi şekli, ona eşlik eden dış ve savunma politikaları parçalamayı ya da tüm iç çözümlerin tüketilmesinden sonra uluslararası boyuta taşınmasını önerenler, kendilerini dinlememizi, ciddi sözlerini daha ciddiyetle ele almamızı hak ediyorlar.