Suudi devletinin tarihini diğerlerinden ayıran, onun herhangi bir devletin vârisi yahut alternatifi olmaması ya da başka bir devletin yıkıntıları üzerine inşa edilmemesidir. Aksine neredeyse sıfırdan ortaya çıkan bir ülkedir. Geçmişin ve gelişmelerin izini sürerek, bilgileri irdeleyerek, gerçekleri bilip bağlamlarını anlayarak ve tüm bunları anlatı yaklaşımının dışında okumaya ve analiz etmeye çalışan tarihinin dikkate şayan birçok köşesi vardır. Bu durum, tarihsel bilginin sağlamlaştırılmasını ve Suudi nesillerinin kültürel derinlikleri, siyasi mirasları ve ulusal kimlikleri ile bağlantı kurmasını sağlar. Çünkü milletler, tarihlerini anlayarak vizyonlarını inşa ederler.
Burada tarihin, 1727 yılında İmam Muhammed bin Suud'un elinde devletin kurulmasıyla, 1824'te İmam Türki bin Abdullah'ın saltanatı sırasında yeniden kurulmasıyla ve ardından 1902'de Kral Abdülaziz'in elinde toparlanmasıyla geleceğe geçişin yakıtı ve ana itici gücü olduğu söylenebilir.
Devletin kuruluşuyla ilgili tüm yönleri kavrayamayabiliriz. Bununla birlikte, bu ülkenin on asırdan fazla bölünmüşlük, diaspora, güvenlik ve kapsamlı istikrar eksikliğinden sonra Arap Yarımadası üzerinde etkisini genişletebilen tek ülke olduğuna dikkat etmek önemlidir. Onu yıkma ve ortadan kaldırma girişimlerine rağmen üç asırdır dimdik ayakta.
Burada Suudi Krallığı’nın 1932 yılında resmi olarak neden Suudi Arabistan olarak adlandırıldığını anlayabiliriz. Bunun nedeni Suudi hanedânının üç asrı aşkın süredir ilk birliğin sebebi olması ve Kral Abdülaziz'in müntesibi olduğu bu çatıyla gurur duymasıdır. Ayrıca, isimdeki ‘Suudiyye’ kelimesi, bilindiği şekliyle yeni veya icat edilmiş bir kelime değildir. Belki de bundan bahseden ilk tarihi kaynak olarak, birinci ve ikinci Suudi devletleri döneminde yaşamış ve kitabının girişinde bu devlete ‘Hanefi Suudi Devleti’ adını vermiş olan İbn La’bun Tarihi’nin yazarı tarihçi Hamad bin La’bun’da buluyoruz. Dr. Abdullah el-Askar şöyle diyor: “Burada ilginç olan, Suudi devletine ‘Hanefî’ adının verilmesidir. Belki de bunu Hanife Vadisi'ne, İmam Ebu Hanife'ye veya hoşgörülü Hanefi hukukuna atfetmeyi amaçladı.” Bununla birlikte, Suudi devletine bu adı veren ilk kişi oydu ve İbn La’bun kendisinden önce gelen Ahmed el-Bessam, Ahmed el-Mengur, Muhammed bin Rebia ve Hüseyin bin Ganâm gibi Necid tarihçilerine güveniyordu. Dr. Askar'ın açıklamalarından bağımsız olarak, bundan sonra bazı seyyahların ve yabancı elçilerin yazılarında ve raporlarında “Suudîyye veya Suudî” terimi geçmektedir.
Ülkenin adının Suudi hanedanına atfedilmesine gelince, bu yeni bir mesele değil. Birçok ülke şahısların, ailelerin veya kabilelerin adını alıyor. Örneğin: Çin adı, M.Ö. üçüncü yüzyılda Çin'i yöneten ilk imparatorluk olan Çin Hanedanlığı’ndan alınmış. Amerika adı Americo Vespucci’ye, Filipinler adı Kral 2. Philip’e, Umman adı Uman bin Seba bin Yağsan’a, Mısır adı Mısır bin Baysar bin Ham bin Nuh’a, Yemen adı Yemen bin Kahtan bin Âbir’e, Filistin adı Filistin bin Kesluhim bin Sadakiye’ye nispet edilmiştir. Ve daha onlarca ülke adında benzer bir durum söz konusudur. Şayet daha fazla örnek isteyen olursa bu alanda yazılmış üslubu yumuşak ve konusu itibariyle de eşsiz bir kitap mevcut: Araştırmacı Sultan bin Abdülhadi es-Sehli'nin ‘Faslu’l Makal fima Summiye mine’d-Duvel ve’r-Ricâl’ başlıklı eseri.
Dolayısıyla ülke adının Suudi ailesine (Âl Suud) atfedilmesi, devlet ve ülke isimlendirmeleri arasında bir yenilik değildir. Abdülaziz’in bu ismi iki kez yıkılmasına rağmen Allah'ın devam etmesini istediği bir devleti kuran bu büyük hanedana atfetme hakkı vardır.
Burada Kral Abdülaziz ile büyük dedesi İmam Muhammed bin Suud arasında pek çok benzerlik olduğunu da fark etmeliyiz. Her ikisi de altı asır önce emirliğini kuran Suudi ailesinin tarihi mirasına dayalı bir devlet inşa etme vizyonuyla, çatışmayı ve parçalanmayı durdurmaya ve yönetimi yeniden tesis etmeye dayalı yeni bir devletin doğuşuna hazırlandı. Ayrıca her iki kurucu da tarihin akışını anladı, ondan dersler aldı ve kendisinden önce gelenlerin deneyimlerinden yararlandı. Bununla birlikte İmam Muhammed'in Arabistan Yarımadası'nda ilk İslâmî dönemden bu yana ilk merkezi devleti kurması ve Kral Abdülaziz'in zaman farkını ve tarihsel bağlamı dikkate alarak yeniden birleştirip inşa etmesiyle her ikisi de tarihin akışını değiştirdi. Bu, liderlik ve etkileme arzusunun Suudi ailesinin geleneğinde mevcut olduğu anlamına geliyor.
Bir de önemli bir unsur var, o da Suudi devletinin tüm evrelerinde gönüllülerin elinde birleşmiş olması ve bu da başka bir araştırma ve tarihte ender rastlanan bir ironi. Tahminimce bunun nedeni, gönüllülerin fikre inanmaları ve projeye ikna olmalarıdır. Ayrıca, onlar sadakatlerini liderlerine adadılar. Bu mucizeyi üreten, bu toprakların insanları ile Arap Yarımadası insanının projesinin sancağını taşıyan bu ülkenin liderliği arasındaki bu ikiliktir.
Bir ülke uçurumdan yükseldiyse ve yok oluşundan sonra birden fazla kez geri döndüyse, nadir bir tarihsel örnek olarak tarihçiler onun tarihini yeniden okumalı ve ilk tarihçilerin yazdıklarını gözden geçirmelidir. Ayrıca, bu devlet ve aynı zamanda onun Arap-İslam tarihi mirasıyla ilgili tüm detaylarını ortaya çıkarmak için kaynaklar sorgulanmalı, anlatılar ve tarihi bilgiler çıkarılmalı ve bunlar analiz edilmelidir. Coğrafi boyutları, insani etkileri, duygusal bağları, liderliğinin ve halkının ulusal hikayeler oluşturacak şekilde genişlemesiyle ülkenin kültürel mirasını ve zamansal genişlemesini temsil eden bu birikime ve tarihi sermayeye yatırım yapmak gerekir. Sadece nesiller boyu anlatılmayan, tüm dünyaya duyurulan tarihi bir bilgi içeriğine dönüştürülmelidir.
TT
Kuruluş Günü üzerine başka bir okuma!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة