Bu, ilk varoluşsal ve duygusal deneyim değil, bir olayın merkezinde olmayı ama onun bir parçası olmamayı ilk kez yaşamıyoruz. Hatta bir isim ya da bir numara bile olmamayı da. Bir durumun parçası olarak, kendisine evlerini, mahallelerini ve okullarını tahliye etmesi çağrısı yapılan bir grubun içindeki bir nesnesiniz. Her yöne dağılmalısınız. Kendi güvenliğiniz için yerinizden olmalısınız. Su şişeleriniz ile bebek mamalarınızı da unutmayın.
Gazeteci “durumun” merkezindedir, bir yazar, gözlemci veya tanık değildir. Yollara düşmüş kafileleri oluşturan on binlerce insan gibisinizdir. Güneyde, Bekaa Vadisi'nde veya kuzeyde, nerede olduğunuzun önemi yok. Bu bir savaş ve siz de içindesiniz ve savaşta gazeteci yok, edebiyat yok, istisna yok.
Okuma ve korkunun yalnızlığında, meslektaşım Ali Mekki'nin röportaj yaptığı kişilerle diyaloglarında derin bir teselli buldum. Mekki röportaj sanatını asil bir zanaata dönüştürmüş, soruyu cevabıyla, titizliği ve araştırmasıyla eşdeğer tutmuş. Bu korkunç kaygılar ortasında, işte bu kapsamlı sorular taşıyıcısı “İbrahim el-Koni'nin çölüne” giriyor. Koni, çölün korkunç boşluğundan her döndüğünde, dolu dolu konuşuyor. Bu yolculukların başlığı ise Göç Dini.
Ya da göçmenler dini, Arapların dini ya da mezhep ve inançlar dinidir. Çünkü onun tatmin olma, susuzluğunu giderme arzusuyla dalmadığı hiçbir edebi alan veya bölge yoktur. Bizler çöllerde doğmuş insanlarız, orada yaşarız ve o da bizde yaşar. Şehir ile ne kadar iç içe geçsek de, gizemli ve bilinmeyene dalma cesaretimizi bozamaz.
Ali Mekki, çöl gezgininin peşine düşüyor ve onun kesinlik konusundaki saplantısında kesinliği bulmayı umuyor. Ancak en yüksek katmanlarıyla kesinlik, başka bir arayıştan, başka bir kesinlik, Koni'nin açık kültürlerden oluşan sınırsız başka bir dünya arayışından başka bir şey değil. Felsefe ve düşünce kitapları arasında yaptığı bu karmaşık yolculuğun ardından, bilginin altın taşını bulduğuna ve tatmin olduğuna bizi ikna etmek istiyor. Ama altını bulmuş, taş ise kayıp kalmıştır.