Ramazan ayı, Müslümanları umut ve huşu ile Rablerine yaklaştıran dini dönemlerden biri olarak İslam'da kutsal bir yere sahiptir. Ayrıca, tarih boyunca ve toplumlar ve kültürlerle etkileşim yoluyla evrimleşmiş, böylece birçok Müslüman halk ve toplum için farklı bir karakter kazanmış kendine özgü sosyal ritüelleri de vardır.
Her Müslüman ülke, bölge veya alanda Ramazan'ın, diğer ülke ve bölgelerden farklı işaretleri, sembolleri ve tezahürleri bulunur. Örneğin, Mısır'daki Ramazan, Endonezya'dakinden farklıdır ve Fas'taki Ramazan, Pakistan'dakinden farklıdır. Hatta aynı ülke içinde bile bir bölgeden diğerine farklılık gösterir. Her Müslüman, bu büyük ve küçük farklılıkları kendi vatanında, ülkesinde ve toplumunda gözlemleyebilir ve bunlar çok fazla açıklamaya veya ayrıntılı betimlemeye gerek duymayacak kadar açıktır.
Ramazan ayında insanlar, tek gözetleyici ve denetleyici olan tek Rab için oruç tutarlar (İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim). Yine iyi amellerin katlanarak arttığı ve günahların affedildiği Mekke'deki Mescid-i Haram’da umre yapmaya ve Medine'deki Mescid-i Nebevi’yi ziyaret etmeye çalışırlar.
On yıllar içinde bazı terör örgütleri, kutsal Ramazan ayını terör, ölüm ve kan yuvasına dönüştürmekte direttiler. Bunun için, İslam ülkelerinde Müslümanları öldürmek amacıyla düşünce ve teoride, planlama ve uygulamada muazzam çabalar sarf ettiler. Söz konusu düşünceler ve teoriler, modern siyasi İslamcı gruplar İslam'ı temsil ettiklerini iddia etseler de, İslam'ın çarpıtılmış bir yorumuna dayanmaktadır ve bu İslam'ın ilk dönemlerinde Hariciler tarafından kullanılan söylemin aynısıdır. Bu söylemle İslam'ın yüce ilkeleri şiddet yanlısı, hain ve kanlı ilkelere dönüştürüldü ve bu grupların hepsi de ahlaki erdem ve insani duygulardan yoksun olduklarını kamufle etmek için İslam'ı kullanmaya çalıştılar.
Büyük günahlar işlediler ve haramları mubahlaştırmada çok ileriye gittiler, hatta İslam'ın kesin olarak emrettiği ve insan doğası ve prensipleri tarafından desteklenen anne babaya saygı görevini bile terk ettiler. Bunun yerine, tam aksi şeyleri benimsediler; anne babaları öldürmekte ve onlara vefasızlıkta aşırıya kaçtılar. Kuran-ı Kerim nüshalarına patlayıcı yerleştirmeye ve Haremeyn-i Şerif’e silah sokmaya başladılar. Tüm bu uzun süreli olaylar, gençler arasında bazı grupları İslam'ı ve Müslümanları hedef alan sert suçlulara dönüştüren çarpık bir dini söylemi ortaya çıkardı.
Buna karşılık, Peygamberimiz döneminden miras kalan Müslümanların geleneksel söylemi var olmayı, tevhid, namaz, sadaka, hac ve her türlü doğruluk yoluyla Allah'a daha fazla ibadet etmeyi ve yakınlaşmayı teşvik etmeyi sürdürdü. Aynı zamanda dini münasebetlerde ve bayramlarda meşru ticaretle uğraşmayı ve geçimini sağlamayı da teşvik ediyordu. Hac Suresi'nde de şöyle buyrulur: “İnsanlar içinde haccı duyur ki gerek yürüyerek ve gerekse uzak yollardan gelen bineklerle sana gelsinler.” Ardından, hem dini hem de dünyevi faydaları kapsayan “Böylece kendileri için faydalı olan şeyleri açık seçik görsünler” ayeti gelmektedir.
Dini mevsimlerde dünyevi faydalar elde etmek, Kuran-ı Kerim, Peygamberin Sünneti ve İslam alimlerinin ittifakıyla helaldir ve İslam'ın dünyevi hayattan kopma veya çilecilik dini olmadığını teyit etmektedir. Ciddi bir araştırmacı ve titiz bir tarihçi, İslam'da çilecilik kavramının gelişimini takip edebilir; Hulefâ-yi Râşidîn dönemi ve İslam'ın ilk yüzyıllarından sonra nasıl büyüdüğünü, genişlediğini ve yayıldığını, bu konudaki kitapların nasıl çoğaldığını, Peygamber Efendimiz ve Hulefâ-yi Râşidîn dönemlerindeki dengeden uzaklaşarak genişlediğini gözlemleyebilir. Tasavvufçular ile diğer grupların genişleyen diğer kavramlara yaklaşımında da tam olarak bu yaşanmıştır; bunlar önemli ölçüde genişleyerek aşırılık ve fanatizm aşamalarına ulaşmış, hatta bazıları, fıkıh usulünde bilindiği gibi, “ispat eden delilin geçersiz olduğu ortaya konulduğunda onun ispat ettiği meselenin de gerçek olmaktan çıkması” noktasına ulaşmıştır.
“Fayda elde etmenin” delilleri arasında İslam şeriatı metinlerinde yer alanlar ve İslam'ın farklı dönemlerinde yaşananlar, aynı şekilde bugün Suudi Arabistan devletinin ve çeşitli kurumlarının himayesinde hem iç hem de dış Hac ve Umre ziyaretlerinin organize edilmesi ve kolaylaştırılması yer almaktadır. Ayrıca, oruçlulara yemek dağıtmak, yetimlere yardımcı olmak, vakıflar kurmak, hayır işleri yapmak, zekât ve sadaka toplamak ve bunları devlet gözetimi altında güvenli bir şekilde hak sahiplerine dağıtmak gibi hayırsever bağışlar ve iyilik eylemleri de buna dahildir.
Bu, dini turizmi de kapsıyor. Suudi Arabistan devleti, on yıllardır hacılara hizmet etmek için milyarlarca dolar harcamaktan çekinmemiş ve Haremeyn-i Şerifeyn’e hizmet etmekten onur duymuştur. Mekke, Medine ve çevresindeki kutsal mekanlara milyarlarca dolarlık çeşitli yatırımlar çekme kapasitesine de sahiptir. Dünyanın dört bir yanından Müslümanlar, bu kutsal mekanlara yatırım yapmayı ve onları ticari ve ekonomik olarak desteklemeyi gerçekten arzulamaktadır. Ayrıca, ibadet amacıyla ve kutsal dönemlerde sevap kazanmak için orada mülk sahibi olmayı da arzulamaktadırlar. Bu, insanlara fayda sağlayan ve sahada kalıcı canlı ve müreffeh bir ekonominin oluşmasını sağlayabilir.
Bu durum, Peygamberimizin hicret ederken kullandığı yolu bilimsel olarak izlemek, her ziyaretçinin birden fazla seçenekle bu yolu kat etmesini sağlamak için yapılan büyük bir yatırım olan “O'nun İzinde” projesi için de geçerlidir. Keza Hira ve Sevr mağaraları ve diğerleri için yapılan yatırımlar için de geçerlidir. Geçmişte, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) izini takip etmek isteyenler ile bunu engelleyenler arasında ne büyük sıkıntılar, anlaşmazlıklar ve çatışmalar yaşanmıştı. Ancak bugün, bu yolculuk organize ve düzenli bir hale getirilmiş, isteyenlerin Peygamberimizin çatışmaları önleyen ve sapmalara karşı uyaran hayatı ve buna şahitlik eden mekanlar hakkında bilgi edinmesi ve anlaması sağlanmıştır.