İlyas Harfuş
Lübnanlı gazeteci ve yazar
TT

Trump’ın kararından karlı ve zararlı çıkanlar

ABD çapında büyük bir devletin aldığı her karar gibi Donald Trump’ın ülkesinin güçlerini Suriye’den çekme kararının da birçok artçı adımı olacak. Ve illa ki bu kararın sonucunda birileri kâr ederken birileri de zarar edecektir.
Bununla birlikte Trump’ın kararının asıl sonucu şudur;
ABD’ye ve onun Arap bölgesindeki çıkarlarına karşı duran pek çok gücün Suriye çekişmesine dalmaya devam ettiği bir zamanda o, Suriye krizinin çözümünden elini çekti. Söz konusu güçlerin de belirgin siyasi ve askeri hedefleri vardır ki, bunların başında tabi ki de Beşşar Esed’in iktidarda tutulması gelmektedir.
Trump’ın ABD güçlerini Suriye’den çekme yönündeki kararı, Rus güçlerinin Suriye devlet başkanını kurtarmak adına müdahale etmesinden sonra ülkenin içine girdiği kriz bağlamında alınmıştır. Bu, Suriye’de bir siyasi değişimin hayal olarak kalacağına dair kanaati pekiştiren bir karardır. Dolasıyla artık bu hayale aldanan güçlerin yanında durmak için hiçbir gerekçe de kalmamıştır. Bundan dolayı Trump, Amerikan güçlerinin DEAŞ’ı yenmede gösterdiği başarının ardından, misyonunu tamamladığını düşündüğü inancı ile uyumlu hareket etmiş göründü. Nitekim bu güçler için başka herhangi bir görevi ihtimal dışı gördüğünü de söylemiştir.
Bununla birlikte bu başarı, bizzat Trump’ın yönetimindeki yetkililer ve terör örgütüne karşı verilen savaşta ABD’nin yanında çatışan Batılı yöneticiler tarafından şüphe ile karşılandı. Mesela ABD Ordusu Genelkurmay Başkanı General Joseph Dunford bu ay Washington’da düzenlenen bir konferansta şu ifadeleri dile getirdi: “DEAŞ’ı ortadan kaldırma ve Suriye’de hükmettiği bölgelerden onu uzaklaştırma yolunda ilerliyoruz. Ancak ilgili bölgelerde istikrarı ve DEAŞ’ın yeniden dönmemesini sağlamak için hala yapacak çok şeyimiz var.”  
Uluslararası Koalisyon Özel Başkanlık Temsilcisi Brett McGurk’un şu açıklamasına da bakalım: “Kimse DEAŞ örgütünün savaşçılarının ortadan kalktığını söylemez. Hiç kimse bu kadar safdil değil. Bu yüzden biz bu topraklarda kalıp bu bölgede istikrarın korunduğundan emin olmak istiyoruz.”
Bu sözlerin benzerini Senato üyeleri ile başka yetkililer de dillendirdi. Trump’ın DEAŞ’ın bittiğine dair şüpheci tutumlara cevabı ise şöyle oldu: “Bu, Amerikan güçlerinin değil; İran, Suriye rejimi ve hatta Rusya gibi örgütün yerel düşmanlarının görevi olsa gerek.” Trump, onlara şunu demek istiyor; DEAŞ, sizin sırtınızdaki bir kamburdur, ondan kendiniz kurtulun.
Suriye muhalefeti ile ilgili meseleye gelince Trump, Amerikan ordusunun onlara destek vermek gibi bir görev alanının olmadığını ilk kez düşünmüyor. Üstelik Suriye devriminin başka bir yola girdiği, Barack Obama yönetimi zamanından beri aşikardı. Bu yol, istemeyerek de olsa rejime yeniden hayat verilmesidir. BM ve Batılılar, 2011 yılından beri dillendirdikleri ve Suriye ile onların devrimini destekleyenlere işin sonunda Beşşar Esed’den kurtulma yolunun açılacağını vaat eden sloganları çiğnemediklerini söylemek için farklı girişimler arasında sonuç olarak bunu yaptılar.
Donald Trump’ın kararı elbette onun yönetimindeki yetkililerin huy edindiği tek adamlık çerçevesinde de değerlendirilebilir. Bununla beraber gerçek şu ki ABD Başkanı, Amerikan güçlerinin Suriye topraklarındaki varlığına razı olmadığını hiçbir zaman gizlemedi. Başkanlığa aday olduğunu açıklamasından itibaren buna karşıt bir tavır takındı. Hatta Barack Obama kimyasal silah kullandığı gerekçesiyle Suriye rejimine karşı koymaya karar verdiğinde (o ünlü kırmızı çizgiden geri adım atmasından önce) Trump şu görüşü savunuyordu: Kendimizi Suriye’den sıyırmalıyız. Muhaliflerin de kötülükte rejimden aşağı kalır yanı yok.
Trump’ın güçlerinin Suriye’de kalmasını onaylaması doğrudan DEAŞ’a karşı verilen savaşla ilintiliydi. Bu onayın, Beşşar Esed rejimine muhalif güçlere ve hatta çoğunluğa sahip Kürt güçlere (Suriye Demokratik Güçleri- SDG) destek ile hiçbir şekilde ilgisi yoktu; her ne kadar bunlar, DEAŞ ile yapılan savaşta önemli rol oynamış ve son dört senede 1500’e yakın savaşçı kaybetmiş olsalar da.
Bu noktada şunu söylersek abartmış olmayız: Birliklerinin çoğunu Kürtlerin oluşturduğu bu güçler, Amerika’nın çekilmesi sürecinin en büyük kaybedenidir. Kürtler, kültürlerinde en güvenilir dostları tarafından gördükleri ihanetlerle başa baş giden yenilgilere alışık olsalar da bu darbe onları, doğrudan, sürekli olarak Fırat’ın doğusuna yönelik operasyonun yaklaştığı konusunda uyaran Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlerinin hedefine oturtacak.
Erdoğan’ın geçtiğimiz Cumartesi günü yaptığı uyarı şöyleydi: “Türkiye, Fırat’ın doğusundaki terör bataklığına müdahale etmeyerek şu ana kadar çok zaman kaybetti. Artık bir gün daha sabredecek gücümüz yok.” Öyleyse ABD’nin çekilmesi, Erdoğan’ın tehditlerini hayata geçirmesi için bir fırsat olur mu? Hele de Trump kararını Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra almış ve Beyaz Saray, ‘bundan sonra olan biten her şeyin o konuşmada varılan anlaşmanın uygulanması çerçevesinde olduğunu’ söylemişken…
ABD güçlerini çekmekle Fırat’ın doğu bölgesinde askeri anlamda Erdoğan’a alan açtıysa o zaman şu da söylenebilir: Bu çekilme, siyasi anlamda meydanı Vladimir Putin’e bırakmaktır.
 Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova’nın şu sözlerini okumak yeterli: “Amerika’nın kararı, Suriye’de siyasi bir düzenleme için gerçek bir ufuk açacak ve Amerikan güçlerinin çekilmesi ile birlikte Anayasa Komisyonu oluşturma girişimi başarıya erişecek.”
Bu komisyonu oluşturma teşebbüsü, ‘garantör’ üç devletin (Rusya, Türkiye ve İran) dışişleri bakanları tarafından gerçekleştirilen üçlü buluşmada başarılamamıştı. Bu başarısızlığın sebebi ise; BM Elçisi Staffan de Mistura’nın, bu komisyonda bağımsızlar ve sivil toplum grubunu oluşturacak isimlere yönelik itirazıydı. Zira rejimin destekçileri ağır basıyordu ki bu, Suriye’de siyasi bir dönüşümün pek mümkün olmadığı anlamına geliyordu.
Bu dönüşüm, Amerikan güçleri varken zor idiyse; çekilip de meydanı Vladimir Putin, Kasım Süleymani ve bu ikisinin yörüngesinde hareket edenlere bıraktıktan sonra durum nice olur?