Endişe, Irak-İran ilişkilerinin kalıcı özelliği olmuştur. Endişe ile birlikte karşılıklı şüpheler ve korkular da iki ülke arasındaki ilişkilerin sınır anlaşmazlıklarından çok daha fazlasını temsil ediyor. Irak her zaman kendisini, İran nüfuzunun Arap topraklarına doğru uzanmasını engelleyen bir duvar olarak nitelemiştir. İran’da her daim Irak’ı rolünü ve hareketlerini kısıtlayan bir engel olarak görmüştür. Bu ortam içerisinde her iki tarafta diğerinin topraklarında etkili olabilmek için bazı piyonları kullanmaya çalışmıştır.
İran, Irak’ın kırılgan yapısına Şiiler ve Kürtler aracılığıyla sızmaya çalışırken Irak’ta Arabistan bölgesi meselesini gündeme getirmekte ve kendi toprakları içerisinde Kürtlere baskı yaparken İran içerisindeki Kürtleri desteklemekten kaçınmamıştır.
İki ülkenin geçmişinde yaşanan bazı önemli tarihi duraklar da Tahran ve Bağdat arasındaki bu karmaşık ilişkinin doğasını vurgulamaktadır. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Saddam Hüseyin, 6 Mart 1975 tarihinde Cezayir Devlet Başkanı Huari Bumedyen’in gözetiminde Cezayir Anlaşması’nı imzaladılar. Bu anlaşmada Kürt isyanına verdiği desteği durdurmasına karşılık Saddam, İran’a sınır konusunda bazı tavizler vermişti. Bu sayede Irak Kürt isyanını bastırabilmişti. Ama Sadam Hüseyin’in içerisinde kapanmayan bir yara olarak kalan bu tavizler, kendisini İran’a savaş açmaya iten nedenlerden birini de oluşturmuştu.
Savaştan 1 yıl önce ve tam olarak 1979 yılının Eylül ayında Irak lideri Saddam, Bağlantısızlar Hareketi’nin Havana’da düzenlediği zirveye katıldı. Orada İran Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi ile görüştü. Bu görüşmenin ardından Irak’ın kalıcı BM Temsilcisi ve Baas Partisi’nin lider kadrosundan olan Salah Amr El Ali, Saddam’ı, bir kargaşa döneminden geçmekte olan Humeyni İran’ı ile diyaloğu derinleştirmeye teşvik etmeye çalıştı. Ama Saddam’ın buna cevabı kesindi, ”Bu fırsat belki de 100 yılda bir gelecek bir fırsattır. Bugün fırsat bizim elimizde ve bunu değerlendirmeliyiz. İranlılara derslerini verip işgal ettikleri her karış toprağımızı ve Şattül Arap’ı geri alacağız.”
Yetmişli yıllara girerken de Saddam, bizzat Şah’ın bilgisi ile İran istihbaratının desteklediği ve “Ravi Komplosu” olarak bilinen bir komployu engellemeyi başarmıştı.
Belki de 100 yılda sadece bir kere gelebilecek bu fırsat 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali ile altın bir kap içinde ve belki de kasıtlı olmadan İran’a sunuldu. ABD’nin Saddam rejimini yıkması, Irak ordusunu dağıtması ve Baas partisinin kökünü kesip atmada ileri gitmesi Tahran’a istediği fırsatı verdi.
Bu fırsatın belki hiçbir zaman tekrarlanmayacağını anlayan İran, sadece kendisine düşman bir Irak’ın inşa edilmesi olasılığını engellemek için değil kendi yörüngesinde dönen bir Irak’ın inşasını sağlamak için Bağdat’ın yapısına sızma kararı almıştır. ABD’nin eski Başkanı Obama da ABD ordusunu Irak’tan çekme kararını uygulayarak İran’ın bu fırsatı değerlendirmesinin önünü açmıştır. Aslında ABD, askerlerini çekmeden önce Irak’taki nüfuzunun büyük bir bölümünü zaten kaybetmişti.
Irak’ın içine düştüğü bir başka trajediyi de İran bir fırsata dönüştürmeyi başardı. 2014 yılının Haziran ayında Musul, DAEŞ’ın kontrolüne geçti. Nuri Maliki hükümeti, ABD’lilerden yardım isterken bununla eş zamanlı olarak Ayetullah Ali Sistani tarafından temsil edilen Şii dini merci de DAEŞ’e karşı “Zorunlu Cihat” ilan etti. İran yanlısı Iraklı silahlı gruplar bu fırsatı değerlendirerek Haşdi Şabi’ye katıldı. Haydar İbadi hükümeti döneminde ve 2016 yılında İran’ın baskısı ile Haşdi Şabi meşrulaştırıldı ve devletin güvenlik kurumlarının bir parçası haline getirildi.
Günümüzde artık bir Irak-İran çatışmasından bahsetmek imkânsız hale gelmiştir. Çünkü İran bugün Irak’ın içinde, dokusunda, kararlarında ve gündelik hayatında yer almaktadır. Başkanların ve devletin hassas güvenlik makamlarına getirilecek kişilerin seçiminde zorunlu bir geçit haline gelmiştir.
İran açık bir şekilde belirli bir ismi dile getirmediği zamanlarda bile kendisi ve eğilimleri ile uyuşmayan isimleri veto hakkına sahiptir. İran bir yandan Şii oluşumun içinde çok önemli bir konuma ve güce sahipken diğer yandan Araplar ve Kürtlerden oluşan iki Sünni oluşum arasına da sızabilmektedir. Bunun en büyük kanıtı da Bağdat’ın 2017 yılının Eylül ayında Mesud Barzani’nin çağrıda bulunduğu bağımsızlık referandumunda çoğunlukla “evet” oyu veren Kürtleri cezalandırmakta daha da ileriye gitmemesinin General Kasım Süleymani tarafından engellenmiş olmasıdır.
Bugün söyleyebileceğimiz tek şey, ABD ve İran arasındaki çatışmanın Irak üzerinden yeni bir bölümüne şahit olduğumuzdur. Maliki ve İbadi hükümetleri döneminde birçok nedenden ötürü ABD ve İran kendilerini Irak’ta bir arada yaşamak zorunda hissediyordu. Ama bugün bilhassa Donald Trump idaresinin İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi ve Tahran’a karşı “eşi benzeri görülmemiş” yaptırımları tekrar hayata geçirmesinin ardından bu koşullar değişti.
Bu bağlamda, içerisinde anlamlı olan bazı gelişmeleri hızlıca karşılaştıralım. Trump, Irak'ta ABD birliklerine önceden açıklanmayan süpriz bir ziyaret düzenledi ama Bağdat’ı ziyaret etmedi. Aynı şekilde ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’da Bağdat’a önceden açıklanmayan bir ziyaret düzenledi. Bu ziyaretler, ABD’nin binlerce askerinin kanı ile milyarca dolar harcadığı, kendisine bağlı ya da en azından dost bir demokratik rejim kurabileceğini zannettiği bir ülkeye yapıldı.
Pompeo’nun ziyaretinin ardından İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ülkeye gelerek Kürdistan, Bağdat ve güney bölgelerini ziyaret etti. Yetkililer ile görüşen Zarif aynı zaman da bazı Haşdi Şabi komutanları, aşiret liderleri ve iş adamları ile de görüştü ve Pompeo’nun hiçbir şekilde İran ve Irak arasındaki meselelere karışmaya hakkı olmadığını belirtti.
Daha da ileri giden Zarif, ”İran ve Irak’ın ilişkileri daha ABD’nin dünya sahnesine çıkmasından önceki tarihlere kadar uzanmaktadır. Bizler bu ilişkileri sürdürmekte kararlıyız” dedi. Zarif ayrıca Irak’a yaptığı ziyareti bir ülkeye gerçekleştirdiği en uzun ziyaret olarak niteledi.
Zarif’in ziyareti, yabancı güçlerin –burada kastedilen ABD güçleridir- Irak’tan çıkarılmasını sağlayacak bir yasa çıkarılmasını talep eden 2 Iraklı milletvekilinin tekrarlanan açıklamaları ile aynı zamana denk gelmiştir. Görünüşe bakılırsa Ankara’nın Suriye meselesinde Moskova ve Tahran ile yakınlaşmasının ardından Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığına bir dereceye kadar hoşgörü ile bakılmaktadır.
ABD’nin Irak’ran çekilmesini hızlandırmak için kendisini “meçhul” örgütler aracılığıyla taciz etmek gerektiğini düşünenler de bulunuyor. “Küresel Krizler Grubu”nun ulusal güvenlik konusunda üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırdığı bilgilere yer verdiği raporu da buna işaret etmektedir. İranlı yetkiliye göre ABD ile mücadele en büyük ihtimalle Irak’ta yaşanacaktır.
Kimileri ise neredeyse tüm dünyanın kaderini Rusya’nın ellerine teslim ettiği Suriye’de aşamalı bir şekilde nüfuzunun gerilemesinden korkan İran’ın, Irak’ta durumu tamemen kendi lehine olacak şekilde çözmekte ısrarcı olacağını düşünüyor. Diğer yandan Yemen’de sahada yaşanan gelişmelerde Husilerin aleyhine olacak şekilde gelişmektedir.
Türkiye, Suriye’de olduğu gibi Irak üzerinden yürütülen mücadelede de belirgin bir rol üstlenememiştir. Arapların önündeki tek seçenek ise mevcut Irak rejimi ile ilişkilerini geliştirmek ve bir güç dengesi sağlamak için Arap ülkelerinin arasındaki yerine geri dönmesinin önemini anlamasını sağlamaktır.
Geçmiş yıllarda Suriye üzerinden yürütülen mücadeleden bahsederken bugün Irak üzerinden yürütülen bir mücadeleden bahsediyoruz. Bazı Iraklı politikacılar ise İran’ı ekonomik olarak kuşatmakla suçlanan ABD’nin Irak meselesine çok zaman ayırmak istemediğini, bu imkân ve çabalarını Irak’ta İran ile mücadele yerine Çin’in yükselişini kontrol altına almaya yöneltmeyi tercih ettiğini düşünüyor.
TT
Irak üzerinden yürütülen mücadele
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة