Sam Mensa
TT

Cezayir ve Sudan'dan Lübnan'a dersler

Cezayir ve Sudan’da yükseliş trendi gösteren halk hareketlerini takip edenler, meseleye nasıl yaklaşacakları konusunda tereddüt ediyorlar. Son on yılın başından beri birden fazla ülkede patlak veren yıkıcı Arap Baharı sahneleri hala hafızada tazeliğini koruyor. Kendi evlatlarını felakete sürükleyen ve modern tarihte eşi benzeri görülmemiş şiddete yol açan karşı-devrimler de hala unutulmuş değil.
 Arap Baharı estiği ülkelerde sadece hayal kırıklığı yarattı, halkları ve rejimleri daha da güçsüzleştirdi. Bunun birinci nedeni, kararlılığına ve tiranlığına rağmen sebat gösterememesidir. Bazıları ise sadece yabancı askeri ve siyasi müdahaleler sayesinde sebat gösterebildi. İkinci nedeni, rejimin devrilmesinin ötesinde gelecek adına herhangi bir hedefi olmayan, özgürlük ve demokrasi hakkında bir dizi sloganın dışında herhangi bir proje üretemeyen keyfi bir hamle olmasıydı. Günlük yaşama dokunmayan ve toplumsal kültürü dikkate almayan bir hamleydi.
Arap baharının ilk sonucu, yaşanan iç savaş nedeniyle Libya, Yemen ve Mısır'da olduğu gibi rejimle beraber halkların yıkılışı oldu. Bir şekilde, bu yan etkilerden kendini kurtarabilen Tunus bile, hala gideceği rotayı bulabilmiş değil.
Bununla birlikte, bölge halklarının çoğunun rejimleriyle olan ilişkisini ortaya koyan korkunun parçalanması adına olumlu bir değişiklik oldu. Cezayir ve Sudan'da bugün gördüğümüz halk uyanışı, araştırılmayı ve analiz edilmeyi hak ediyor. Bazıları, tanık olduğumuz şeyin, yangını henüz sönmemiş olan Arap Baharı'nın ikinci dalgası olduğunu söylüyor. Barışçıl halk hareketinin ilk dalgasının yeniden inşa edilme çabası olarak görenler var. Diğer ülkelerin hatalarından ders çıkarmış görünüyorlar. Herhangi bir reform vaat etmeseler dahi rejimler de bazı tavizler vererek karşılık verme eğilimindeler. Esasında halk devrimleri çok az şey öğrendiği gibi karşı devrim de çok az şey öğrendi.
Cezayir'de, kurtuluş ve parlak diplomasi kahramanı Abdülaziz Buteflika, iktidara tutkuyla bağlanmış bir şahsiyete dönüştü. Öyle ki ne hastalığı ne de altı yıldır halkına hitap edememesi onu iktidardan alıkoyamıyor. Resimleri duvarlarda asılı olmaktan başka herhangi bir gücü kalmamış, iktidarda olmasına rağmen muktedir olmayan bir şahsiyetle karşı karşıyayız. Cezayir makamları, halkı korkutmak ve mücadelelerini sürdürmekten caydırmak için iç savaş yıllarını hatırlatmanın yanı sıra Buteflika’nın seçimleri kazanması halinde yeni döneminden bir yıl sonra erken seçim yapma sözünü verdiler. Havuç-sopa politikası kullanılarak halk sokaktan caydırılmaya çalışılıyor. 1 Mart'ta Cezayir, Arap Baharı'nın sekiz yıl önce patlak vermesinden bu yana en büyük protesto gösterisine sahne olan bir Arap ülkesi oldu.
30 yıllık yönetimden sonra Sudan, her bir parçasında gizli bir savaşın ve açık çekişmelerin olduğu iki parçaya bölündü. Cumhurbaşkanı ise saplantı sayılabilecek bir seviyede koltuğuna sarılmış durumda. Ne tutuklamalar ne de polisin gerçek ve plastik mermiler kullanması, Sudanlıların geçtiğimiz üç ay boyunca gösteri yapmasına mani olamadı. Şubat ayının sonlarında, Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir ülke genelinde olağanüstü hal ilan etti ve hükümeti feshetti, valilik makamlarına ise askerleri ve emniyet teşkilatından kişileri atadı. Öte yandan, 2020’de cumhurbaşkanlığına tekrar aday olmasının önünü açacak olan Anayasa değişikliğini erteledi. Sudan sopası daha kalın olsa da Sopa-havuç politikasını izleyerek iktidardaki Ulusal Kongre Partisi’nin başkanlığını terk etti!
Cezayir ve Sudan'daki durumun nereye evrileceğine dair bazı çekincelerimiz olsa da ortada etkinliğini kanıtlamış bir halk hareketi var. Ayrıca, halkla ilişkilerde katı yöntemler benimseyen iktidarların artık vatandaşları susturamayacağı kanıtlamıştır. Cumhurbaşkanı Buteflika’nın Cezayir’de iktidardan uzaklaştırılması, mevcut siyasi yapının ayakta kalmayacağını garanti etmiyor. Ayrıca ordu, devletteki etkinliğini ve rolünü artırabilir, kendi benimsediği rejimi ülkeye dayatabilir. Sudan'da resmi makamların vermiş oldukları tavizler artık sivil toplumu ikna etmiyor, eski sloganlar ve söylemler, özellikle halk hareketlerini durdurma yollarını istişare için yapılan Şam ziyaretinden sonra geçerliliğini yitirdi.
Öte yandan, Arap Baharı'nın ikinci dalgası, ilk dalganın hatalarından bir şeyler öğrenmişe benziyor. Ancak, Arap toplumlarının modern politik uygulamalardan yoksun olduğu da kanıtlandı. Arap toplumları hala kişisel mensubiyetlerin ulusal aidiyetin önüne geçtiği geleneksel değerler sistemi içinde yaşamaktadır. Bu da, her iki ülkenin hangi duruma evrileceği konusunda bir belirsizlik yaratmaktadır.
 Öte yandan, 2005’te eski Başbakan Refik el-Hariri’nin suikastını izleyen 14 Mart hareketinin haricinde, sivil bir hareketlilik meydana getirme konusunda zorlanan Lübnan var. 14 Mart hareketiyle beraber pek çok hata düzeltilebilirdi, ancak ülke tekrar yakalanması zor tarihi bir fırsat kaçırmıştır. Ülkenin siyasi ve sosyal yapısında değişiklikler yapılabilir, bölgedeki konumu ve rolü de değiştirilebilirdi. Lübnan’ın yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği savaşlara ve işgallere, on yıldan fazla bir süredir tanık olduğu suikastler ve siyasi boşluklara, ekonomik durumunun kötüye gitmesine, sosyal dokusunu aşındıran ayrışmalara, ülkeyi bölgesel ve uluslararası arenada çıkmaza sürükleyen dış müdahalelere rağmen birbirini takip eden Lübnan hükümetlerinin göstermelikte olsa benimsediği korumacı politikalar halkı pasifize etmişe benziyor. Halk kendisini siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarından soyutlamış gibi gözüküyor. 
Lübnan, çevresindeki ülkelere nispeten özgürlük ve demokrasinin cenneti olarak bilinir ve bu konu hakkında çok şey söylendi. Bazıları sivil hareketliliğin yokluğunu Lübnanlıların demokratik mekanizmalar yoluyla iktidarı değiştirme kabiliyetine veya iktidarın ülkede dönüşümlü olmasına bağlayabilir. Ancak bu kesimler tüm bu mekanizmaları işlevsiz kılan iki önemli etkeni göz ardı ediyorlar. Bu iki etken: Lübnan rejiminde ve toplumundaki yapısal mezhepçilik ve Hizbullah'ın başardığı darbe, yani demokratik mekanizmaları kullanarak ülke üzerine çökmesi… İlk etken ülkeyi, birbiriyle sürekli rekabet eden blokların olduğu, anlık çıkarların ancak kişileri bir araya getirebildiği bir coğrafyaya dönüştürmüştür. Sivil toplumun çöküşü, mezhepsel çekişmelerin neden olduğu baskı atmosferini yerleşik hale getirdi. İkinci etken ise ülkeyi geçmişinden çok farklı, garip bir eksene taşıdı. Hizbullah üzerinden sınır ötesi bir rejime gösterilen sadakat ülkeyi sadece uçuruma sürükleyecektir. Maalesef, kimlik duygusunun kaybı ve Ulusal Birliğin kırılganlığı, Lübnan'daki popüler sivil hareketin yokluğuna neden olmaktadır. En küçüğünden kalıtımsal olanlara kadar yaşanan sorunlarla ve ikilemlerle yüzleşebilmek için harekete geçememektedir. İlk Arap baharı dalgasındaki bazı hatalardan dersler çıkartmak gerekir. Görevi sokak hareketinin düzgün bir mecrada yürümesini sağlamak olan yerel seçkinler görevlerini yapmamıştır. Ülkeyi yönetmekten aciz zorba rejimler bu hareketleri tetiklemiştir. Kartondan aslanların arkasına gizlenerek zorbalara göz yuman ve günübirlik politikalar peşinde koşma hususunda ısrar eden batı hiçbir zaman olumlu bir rol oynamamıştır.