Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

​Eğitim, medya ve nefret kaynakları

Dünyanın şaşkınlık, öfke ve korku yaşaması tuhaf değil. Son yıllarda yaşanan merhametsizliğe ve suçlara rağmen olaylar, katlanılmaz bir hale geldi. Milyonlarca insan, ekranlarda kin şelalelerinin aktığını izledi. Bir terörist, nefret tsunamisi başlattı. Mesele, öfkeli bir gencin bir cenazeye ya da düğüne katılıp, insanların arasında kendisini patlatarak, parçalarının havada uçuşmasından daha tehlikeli olmaya başladı. Mesele, korkunç ve planlı bir katliama benziyor.
Profesyonel bir katil, soğukkanlı bir şekilde hareket ediyor. Masum cesetlerin yere serilmesi, katilin susuzluğunu katbekat artırıyor. Katil, atış poligonunda alıştırma yapar gibi silahını yeniden dolduruyor. Yaralıların bağrışları, katili dizginlemiyor. Mekânın kutsallığı yok. Daha fazla insanı öldürmek için kasıtlı olarak diğer camiye gidiyor. İğrenç bir canlı yayın. Daha önce yayınlanan uzun politik bir açıklama, haklı gösterilmeyecek bir davranışı haklı göstermeye çalışıyor. Namaz kılan masumların hayatını gasp ediyor. Kendilerini bir araya getiren caminin kutsallığına zarar veriyor.
Genelde dünya, Yeni Zelanda’ya yoğunlaşmaz. Yeni Zelanda, ne güvenliği ne de ekonomisi sarsılan bir ülkedir. Aynı zamanda Yeni Zelanda, ne medeniyetlerin çatışma alanı ne de dinler ve ırklar arasındaki gergin bir temas hattıdır. Yeni Zelanda, küçük ve güvenli bir devlettir. Pasifik Okyanusun güneybatısında yer alan ve halkı için daha iyi günler hayal eden bir ada ülkesidir. Demokrasisi, denetlenebilir ve düzeltme yapılabilir. Yolsuzluk, ekonomisini ve günlük yaşamı mahvetmez. Yeni Zelanda, et fiyatlarıyla ve süt ürünleriyle meşgul olarak turist çekmeye çalışan bir ülkedir.
Yeni Zelanda, birden ekranlarda ilk sıraya yerleşti. Maalesef Yeni Zelanda, aptal Avustralyalı bir terörist tarafından ekranlarda ilk sırayı işgal etti. Zira Avustralyalı terörist, tarihten gelen bir intikamla Yeni Zelanda’yı hedef olarak seçti.
Yaptığı açıklamayla saldırıyı haklı göstermeye çalışan Brenton Tarrant, göçmenlerin Batılı ülkelere akın etmesinin kendileri için önemli bir tehdit oluşturduğunu ve bu durumun beyazlar için toplu bir katliam olduğunu ifade etti. Göçmenleri işgalci olarak nitelendiren Tarrant, kendi topraklarının asla göçmenlerin toprağı olmayacağı konusunda ikna edilmeleri gerektiğini söyledi.
Tarrant, tarih boyunca yabancı işgalciler tarafından öldürülen milyonlarca Avrupalının ve Avrupa topraklarında meydana gelen terör saldırılarında ölen binlerce Batılının intikamını alma duygusuyla hareket ettiğini belirtti. Pişman olmadığını söyleyen Tarrant, daha fazla işgalci ve haini öldürmek istediğini dile getirdi. Tarrant, “Hedef alınanlar arasında masum bir insan yok. Çünkü başkasının toprağını işgal eden herkes, eylemlerinin sonuçlarına katlanmalıdır”  dedi. Tarrant, beyazların doğurganlık oranının azaldığına ve göçmenleri ağırlayan ülkelerin kimliğini tehdit eden büyük değişime dikkat çekti. Tarrant, 2011 yılında 77 kişiyi öldüren ve Norveç katili olarak bilinen terörist Anders Breivik’ten ilham aldığını söyledi. Breivik, aşırı sağ görüşlü olup İslam karşıtlığıyla biliniyor.
El-Kaide ve DEAŞ’ın terör saldırılarına paralel olarak son yıllarda dünyanın şahit olduğu büyük göç dalgaları, birçok ülkede aşırı sağ görüşlü hareketleri endişelendirdi. Avrupa başkentlerini ziyaret eden bir kişinin “Paris, artık eski Paris değil. Şu anki Hollanda, geçmişteki Hollanda’ya benzemiyor. 10 yıl sonra Almanya, bildiğimiz Almanya olmayacak” tarzı sözler işitmesi, anormal bir durum değildir.
Bu endişeler, birçok yerde aşırı sağın ve ırkçı eğilimlerin yükselişi ve mültecilere kapıları sonuna kadar açan partilerin popülaritesinin düşüşü olarak anlaşıldı.
Başta Almanya Başbakanı olmak üzere Avrupalı liderlerin göçmenleri kabul etmenin insani bir ödev olduğunu belirtmesine rağmen –fakat aynı zamanda bu, ekonomik bir ihtiyaçtır- aşırı sağ, bunun kimlik ve gelenek konusunda endişeye yol açtığını ifade etti. Bir Fransız’ı şöyle derken işitebilirsiniz: “Başka bir kültürden Fransa’ya gelen komşum, Fransa’nın kültürüne ya da cumhuriyet değerlerine uymayı reddediyor. Komşum, bu değerlerin dışında yaşamayı bırakın, kendisini ağırlayan ülkeye kendi yaşam tarzını dikte etmeye çalışıyor.”
Mültecilerin yoğun bir şekilde akın etmesinin ardından medya organları, suç oranlarının arttığını birçok kez dile getirdi. Medya, mültecilerin devlete, yasalara ve kadına farklı bir şekilde baktığına işaret etti.
Bazı Batı toplumlarında İslamofobi’nin yükselmesinden birçok taraf sorumludur. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından yeni bir düşmana ihtiyaç duyulduğu ve gelecek tehdidin İslam olduğu konuşulmaya başlandı. Medeniyetler ve dinler arasında çatışma ve savaş öngören analizler çoğaldı. Yugoslavya olarak bilinen oluşumların parçalanması gibi “Kanlı Kimlik Savaşları” teorisini destekleyen bazı parçalanmalar meydana geldi. Ekonomik başarısızlık, baskı ya da bazen toplu katliama kadar giden iç savaşlar nedeniyle Batı’ya doğru göç dalgaları başladı.
Buna paralel olarak İslam dünyasındaki kör güçler, diğer bölgelerdeki kör güçlerin bahanelerini desteklemede büyük bir rol oynadı. 21’inci yüzyılın başında El-Kaide, 11 Eylül saldırılarıyla birlikte savaşı ABD topraklarına taşıdı. Yıkım ve ölenlerin fotoğrafları, dünya ekranlarını işgal etti.
Afganistan ve Irak’ta bu saldırılara verilen tepki, duyguları artıran ve daha fazla kutuplaşma konusunda radikallere yardım eden bir ortam yarattı. Bu çerçevede DEAŞ’ın ortaya çıkışı kötü bir gelişmeydi. Dünya, DEAŞ’ın bıçaklarının sadece farklı bir kültüre tabi olmaları nedeniyle insanların boyunlarını kestiğine şahit oldu. Yine dünya, DEAŞ’ın uyuyan hücreler ya da yalnız kurtlar aracılığıyla şehirlere ve ülkelere gözdağı verdiğine ve tarihin mağaralarına geri dönmeye çağırdığına tanıklık etti.
İki cami katliamının ardından dünya, katilin kendisini, düşüncelerini ve gerekçelerini kınamak için bir bütün oldu. Dünya, ırklar, medeniyetler ve dinler arasında temas hattını harekete geçiren uygulamaların tehlikeli olduğunu fark etti. Fakat faillere yönelik kınama ve cezai önlemler yeterli değildir.
Ortak yaşam ve hoşgörü değerlerini kurtarmak için günlük ve geniş bir mücadele gerekli. Dünya, okullar, üniversiteler, dini, iktisadi ve siyasi platformlardaki günlük mücadeleyle ancak ırkçılık ve taassup bataklığından kurtulabilir. Dünya, radikal görüşlü şahısların eğitim kurumlarını işgal edip buralarda taassup ve nefret yaymasını ancak günlük mücadeleyle engelleyebilir.
Medya, sorumluluk alıp platformlarının nefret kaynaklarına dönüşmesine engel olmalıdır. İğrenç görüntüler ve dikkat çekici ifadeler kullanarak izleyici çekme yarışı, medyayı yüksek duvarlar ve kanla çevrili kimlikler dünyası inşa etmek için bütün köprüleri yıkmayı hayal eden radikallerin eline düşürüyor. Sorumluluk, evde, işte, kitaplarda, Twitter, Facebook’ta ve her yerde nefret kaynaklarına karşı durmayı gerektiriyor. Ötekini kabul etmedikçe daha fazla nefret dalgasına şahit olacağız.