Ekrem Bunni
Suriyeli yazar
TT

Suriye muhalefeti özeleştiri yapıyor

Suriyelilerin devriminin sekizinci yıldönümünde eleştirel okumaların peş peşe yapılıp devrimin acılar, yıkım, başarısızlık ve Suriye halkının katlandığı büyük fedakarlıklarla tarif edilmesi anlaşılabilir bir durum.
Bu okumaların siyasi muhalefet saflarındaki yönetim noktalarını dolduran önde gelen isimler tarafından yapılması da yine öyle.
Her ne kadar amaç, sorumluluğu atmak ve kendini aklamak olsa da! Ancak söz konusu muhaliflerin okumalarının sonucundaki yoğun farklılıklar ve çatışma ile sonuçlanan trajedinin sebeplerini ortaya koyan dürüst ve eleştirel bir bakışın berraklığında bile dağınıklıkları ve zayıflıklarının sürmesi anlaşılır şey değil.
Bu eleştirel yaklaşımı işin başında yani muhalefetin barışçıl yoldan vazgeçip askerliğe ve sonra da silaha başvurma ile sonuçlanan çocuksu ‘zafer’ coşkusuna doğru giden dönüşümlere erkenden teslim olduğu noktasında takılı bırakanlar var.
Onlara göre bu durum, iktidarın tuzağına düşmeye ve siyasi çatışmayı, rejimin iyi olduğu ve devrimin sempatik imajını gölgelemek ve her türlü baskıyı haklı çıkarmak için kullandığı şiddet kurallarına boyun eğdirmeye yol açtı.
İşler daha da sarpa sardı; siyasi alanın yolu saptırıldı, sivil toplum ötekileştirildi, yetkilileri ve siyasi hesaplaşmaları hiç önemsemeyen ve savaşlarını seçmede acele eden hatta sivillerle dolu mekânlara dalan askeri grupların tavrı güçlendi.
Bunun sonucunda halkın bağrından kopup gelen olumsuz tepkiler, kuşatma ve rastgele bombardımanın başlığı haline geldi. Sonra da silahlı mücadele mantığına karşı çıkan ve meşruiyetini benimsenen özgürlük, adalet ve saygınlık ilkeleri ile uyumlu barışçıl ve sivil uygulamalardan almayan bir devrimi desteklemekte zorlanan toplum kesimleri zarara uğradı.
Kimileri ise uluslararası terör listesine dahil edildikten sonra ‘Nusra Cephesi’ni açık bir şekilde savunan bazı muhalefet liderlerine işaret ederek siyasi muhalefetin radikalizm yanlısı İslamcı grupların büyümesi karşısında net ve kararlı bir tavır almada gecikmesini eleştiriyor.
Bu radikal grupların ağırlıklarını küçümseme ve başka bir yerde devrimin ruhuna ve değerlerine el koymalarını mümkün kılacak kadar belirsiz rollerinin üstünü kapama da muhalefetin bu kararsız tavrına dahil ediliyor.
Kimileri de "Hilafet Devleti" çağrısı yapan ve önceliği iktidarla yüzleşmek olduğu için DEAŞ'ın dini zihniyeti ile mezhepçi tepkilerini görmezden gelen askeri oluşumların meydana gelmesini desteklediler. Hatta eleştiriler üzerine "bu silahlı grupların rejimin şiddet denizinde bir damlayı dahi oluşturmadığını" söyleyerek egemen oldukları yerlerde işledikleri insan hakları ihlallerini görmezden geldiler.
Daha da kötüsü İslamcılar fiziksel olarak tasfiye etmeleri de dahil olmak üzere sivil ve siyasi eylemciler hakkında tutuklama kararı alıp tehcir eylemlerinde bulunurken susmalarıdır. Berzan Zeytuna ve arkadaşları ile başlayıp Kefr Nebl, Raid Faris ve Hamud Cüneyd ile devam eden örnekleri hatırlayalım. Tüm bunlar görüşleri ile devrimin imajını çirkinleştirdi ve muhalif kesim, kendisine duyulan sempatiyi kaybetti.
Yitirilen sempatizanlar, arzu edilen alternatifin belirsizliğinden ötürü tereddütlü ve çekimserdi.
Diktatörlükten pek de farklı olmayan uygulamalarıyla İslamcı milislerin iktidarının yayılmasından ötürü korkmaya da başlamışlardı.
Sözü edilen eleştirmenlerin nazarında Devrimin radikal İslamcılık rengine bürünmesindeki asıl sorumluluğun, mezhepçi provokasyonlar yapan ve ‘Cihatçı’ liderleri ve kadrolarını hapisten çıkarmayı hedefleyen rejimin omuzlarında olması da bu gerçeği değiştirmez.
Aksine muhalefetin, nitelikli bir donanmanın ithal edilmesinde ısrarcı olmaya başlayan ve güvenli bir alan dayatmak için dış askeri müdahale isteğini vurgulamayı sürdüren gerilimli ve şiddet içerikli bir söyleme doğru kayması da bunu doğrular.
Aynı şekilde bugün Fethu'ş-Şam Cephesi’nin İdlib ve kırsalında muhalif son kaleyi işgal etmesinde bir beis görmeyen, İran ve Rus nüfuzu ile ateşkes halindeki yayılmacı Ankara politikasının arkasında körler gibi saf tutan ve pratik anlamda askeri müdahale ve sınır şeridinin ama özellikle de Afrin kentinin Kürt halkından temizlenmesi için onun savaş başlığı gibi hareket eden bazı muhalif liderlerin tavrı da bunu doğrulayan bir gösterge!
“Dış etken ve askeri müdahale seçeneği üzerine oynamakla ileri gittik”. Bazı muhalifler, eleştirilerini bu ibare üzerinde yoğunlaştırıyor ve şunu soruyorlar: Bu bizi, Libya’da yaşananlardan etkilenerek rejimin hızlı bir şekilde düşeceği yanılgısının reklamını yapmaya itmedi mi? Bunun sonucunda maceracı taktikler ve tutumlar benimsemedik mi? Ve gerek bu tutumların komşu İsrail’in hesaplarından etkilenmesi gerek rejimin her türlü destek ve yardımı gördüğü bölgesel etkin bir odağa bağlanması ve gerekse Batı’nın, düşmanları Rusya ve İran ile müttefiklerine kan kaybettirecek bir fırsat olarak Suriye çekişmesinin sürmesi için İslamcı radikallere yatırım yapmaya yönelik meylinin ortaya koydukları bakımından ister istemez Suriye’nin özelliği ve karmaşıklığını gözden kaçırmadık mi?! Finans kaynaklarına dair araştırma, esirliğe ve o veya bu dış tarafın talimatlarına boyun eğmeye, isteklerini yerine getirmeye veya onun hesaplarına ve zamanlamasına göre ilerlemeye yol açmadı mı; tutumlarımızı ve siyasi ittifaklarımızı da ondan gelecek işaretleri karşılayacak şekilde değiştirmeye başlamadı mı? Aynı şekilde dış desteğe güvenmeye; iç ihtiyaçlara ve gelişmelere ama her şeyden önce insanların hareketine ve kaygılarına ayak uydurmaya ve onlarla doğrudan iletişime geçerek onları meydanlara çeken siyasi güçlerin susuzluğuna olan ilgimizin azalmasına sebep olmadı mı? Ki biz böylesi eksikliklerin bizimki gibi bir devrim için oluşturduğu ve kendiliğinden gelen tehditleri değerlendiremedik.
Bir azınlık da içeride iktidarın zulmü ve adaletsizliği ile geçen on yılların geride bıraktığı bir dizi hastalık ile uğraşan siyasi muhalefetin oluşum yapısına eleştiri yöneltiyor. Buna göre söz konusu hastalıklar, muhalefetin saflarını birleştirme veya demokratik tavır, kararlılık ve fedakarlıkta rol model olarak belirme şansını azaltıyor.
Üstelik liderleri için makam-mevki uğruna hastalıklı bir rekabet içine giren, kişisel çıkarlarla dolu; kendisinden farklı yöntemler, dar partici çıkarlar, bencillik, kibir ve bazen yolsuzluk kokusu yayılan bir kişi imajı çiziyor.
Muhalifetin, çekişmenin seyrine ve etnik, mezhepsel ve dini çoğulculuğu ile Suriye toplumunun özgünlüğünü ve bölgesel bağlantıları konusundaki hassasiyetini dikkate alan siyasi mekanizmalara dair nesnel bir görüş sunamaması ise bu imajı daha da kötüleştiriyor.
Elbette Suriyelilerin kendilerini yönlendiren ve kronik sorunları ve krizleri ile başa çıkmada defalarca başarısız olan siyasi muhalefetten uğradıkları hayal kırıklığından daha büyük bir hayal kırıklığı yok.
Uluslararası planda ve Araplar bazında muhalefetin bazı gruplarının tanınmaya devam etmesi veya basın ve müzakere alanlarında oynamayı sürdürdükleri rol bu gerçeği değiştirmez.
Aynı şekilde muhalefetin toplum ve siyasi benlik arasında güveni yeniden inşa etmek ve daha az acılı ve hasarlı değişime doğru yeni bir yolculuğa çıkabilmek adına ders çıkarmak ve genelleştirme yapmak için kapsamlı bir eleştirel okuma yapma konusunda hemfikir olmasına gösterilen değer kadar Suriyelilerin devrimine ve fedakarlığına vefa gösterilmedi.