Bir vatan olarak Filistin, toprak ve halk demektir. Bu iki unsur arasındaki tarihsel birliktelik, Filistin ulusal kimliğini inşa eden şeydi.
Sömürge yerleşim projesinin ve toprak gaspının başarılabilmesi için, halkla diğer unsurlar arasındaki uyumun ortadan kaldırılması, kimliğin yok edilmesi, fiziksel varlığın ortadan kaldırılması, mekânsal alanın kontrol edilmesi, Filistin’in tarihsel hafızasının silinmesi gerekiyordu.
Mücadele, bu nedenle yalnızca toprak üzerinden değil, aynı zamanda halkın kimliği, maneviyatı, ulusal varlığı ve bu topraklarda kendi kaderlerini tayin hakkı üzerinden devam ediyordu. Ancak halkımızın varlığı ve topraklarını savunda konusundaki kararlılığı, bu sömürgeci, ırkçı ve Apartheid rejiminin önünde büyük bir engel oluşturmuştur.
Bu mücadele ve direniş, ilk Yahudi yerleşim yerlerinin Filistin topraklarına kurulduğu Osmanlı döneminden bu yana devam ediyor. Ancak bu mücadele, Siyonist harekete toprak işgal etme imkanı tanıyan, Filistin topraklarını dünyadaki bütün Yahudiler için “ulusal vatan” olarak belirleyen, Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları görmezden gelen, burada yaşayan halkı, yalnızca sivil ve dini haklara sahip azınlıklar ve dini topluluklar olarak kabul eden Balfour Deklarasyonu'ndan bu yana yeni ve tehlikeli bir yön aldı.
Bu, İngiliz Mandası'nın himayesi altında bulunan Siyonist projenin dayandığı temel dayanaktı. Zira İngilizler, iki Dünya Savaşı arasındaki ve içindeki gelişmeleri fırsat bilerek Yahudi göçünü teşvik etti ve Filistin topraklarını tüm yasadışı yollarla işgal etmenin yolunu açtı. İsrail bir devlet kimliği kazandığında Filistin topraklarının sadece yüzde 6'sını elinde bulunduruyordu. Saldırgan bir savaş başlattı ve toprakların yüzde 78'ini işgal etti. Filistinli nüfusun yarısından fazlasını yerinden etmek ve zorla tahliye etmek için etnik temizlik faaliyetlerini devreye soktu, bu arada “Geri Dönüş” ve “Yerinden edilmişlerin Mülkiyeti” konularında ırkçı ve ayrımcı yasalar çıkarttı. Kendi topraklarından koparılmış Filistinlilerin topraklarını tamamen işgal etmek için ateşli bir mücadele sürdürdü. Toprak mülkiyeti yüzde 90'dan yüzde 3'e düşmüş olan Filistinliler ise tüm bu işgallere rağmen bu toprakların asıl sahipleri olarak köklerine tutundular ve tarihsel varlıklarını sürdürebilmeyi başardılar.
Sahadaki bu mücadele hiç kesilmedi. Patlama anı ise 30 Mart 1976’da gerçekleşti. İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmeye yönelik eylemlerine karşı çıkmak için 1948’de Filistin intifadası ortaya çıktı. Ancak bu intifada, 1948’de işgal edilen bu kutsal torakların savunması ile sınırlı kalmadı, bilakis Filistin halkını bir araya getiren toprak ve kimlik meselesini sürekli gündemde tuttu. Kudüs, Gazze Şeridi, Batı Şeria ve sürgün edildikleri yerlerde bu bilinci canlı tutmaya gayret etti. Kendi kaderini tayin etmek için mücadele ederken, bu kimlik ve toprak bilinci halkın üzerinde birleştiği ulusal bir kimlik haline geldi ve büyük bir uyanış için itici bir güce dönüştü. Bu gün, 1948’deki "Nakba" yani "Felaket" gününün bir uzantısı olarak devam eden İsrail’in terör ve sindirme politikasını kırmak ve bu politikayla başa çıkmak için bir mücadele veriliyor. Tüm Filistin kuvvetleri, toprak ve haklarının gasp edilmesiyle mücadele etmek, apartheid/ırkçı/ayrımcı bir rejimle mücadelenin bir başka aşamasına geçmek için birlik olmuş durumdalar.
O zamandan beri İsrail, Filistin vatandaşlarına karşı ırkçılığı tırmandırmak suretiyle her türlü haksızlığı yapıyor, bunu yaparken de sadece güç kullanmıyor kanun gücünü de kullanıyor, bu arada Umm el-Hiran, El-Arakib, Celile ve diğer yerlerdeki köyleri yerle bir ediyor. Filistinlileri Yeşil Hat içinde ikinci sınıf vatandaşlar haline getirecek ve ulusal eşitlik haklarını yok edecek bir apartheid rejimini dayatıyor. Bu politika, 1967'de işgal edilen Filistin topraklarına kadar uzandı, zira Kudüs bu işgal planına eklenmiş durumda. İşgal edilen toprakları genişletmek, Filistin halkına “apartheid” rejimini dayatmak İsrail’in açıktan yürüttüğü bir politika haline geldi. Filistin’i Yahudiler için ulusal ve tarihsel bir vatan kabul eden ırkçı “Ulus Devlet Yasasını” çıkardı. Bu yasa, kendi kaderini tayin etme hakkını sadece İsraillilere veriyor, Filistin halkının statüsünü ve varlığını da inkar ediyor.
Sömürge projesinin gerçek hedeflerinin bu kadar açıktan yürütülmesi ve Filistin halkını yok sayma girişimleri, ABD'nin İsrail’in aşırı sağ kanadına olan desteği olmadan mümkün olmazdı. Özellikle barış kavramını zor kullanarak dayatmaya çalışan Trump yönetimi aynı politikaları benimsemiş durumda. Zira Washington’daki FKÖ’nün temsilciliğini kapattı, Kudüs’teki konsolosluğunu kapattı, Filistin halkının varlığını görmezden gelerek Kudüs, mülteciler ve diğer konuları gündemine dahi almadı. İsrail'in dayattığı yasadışı gerçekleri tanıma politikasını devam ettirdi. Filistin topraklarının yanı sıra Suriye Golan tepeleri gibi diğer Arap devletlerinin topraklarında askeri güç kullanılarak işgal edilen yerleri İsrail toprakları olarak tanıma yoluna gitti.
Bu İsrail-ABD politikasının özü, iki devletli bir çözüm temelinde bölgede barışı sağlama konusunda adımlar atan uluslararası iradeye meydan okumak ve Filistin'in egemenliğini kendi topraklarında ete kemiğe büründürme imkanlarını baltalamaktır. Ancak, sahada zor kullanılarak dayatılan bazı gerçekliklere rağmen, bu proje tarihin akışına aykırı bir projedir. Tüm bileşenleri ile Filistin halkı, işgal altındaki Filistin'de, 1948 topraklarında, sürgün ve mülteci kamplarındadır. Meşru ve uluslararası kabul görmüş haklarından mahrum bırakan bu saldırgan politika nedeniyle, Filistin halkı ulusal kaderini savunma konusunda daha da kenetledi. 1948’den bu yana Filistin halkı kendi topraklarında ulusal eşitlik haklarından mahrum bırakıldı. 1967’de Filistinlilerin bağımsızlık ve egemenlik hakları ellerinden alındı. Sürgün hayatı yaşayan Filistinli mültecilerin kendi yurtlarına dönme hakları gasp dildi. "Toprak Günü", tüm Filistinlilerin bu hakları koruma konusundaki kararlılıklarını ifade ettikleri bir fırsata dönüştü. Kimliği bu topraklarla bütünleşmiş bir insan olarak, kendi kaderini tayin hakkının keyfini çıkarmanın yolunu da açmış oldu.
Bu halk aynı zamanda saldırgan ve işgalci politikaları barışçıl yollarla reddetme konusunda ne kadar yaratıcı araçlar ortaya koyabileceğini göstermiş oldu. "Toprak Günü" yürüyüşleri, yalnızca 1948 yılından beri işgal edilen topraklara geri dönüşü ifade etmiyor, aynı zamanda kuşatılmış Gazze Şeridi'ni, geri dönüş konusunda yasal ve insani hakları geri almayı, işgalin sona ermesini ve bağımsızlığı ifade ediyor.
Kimlik ve ülkenin kaderi konusunda birlik olmak, halkımızın kararlılığını ve direnişini sürdürebilmesini sağlayan yakıttır. Fakat bu kararlılığın pekiştirilmesi, bu kader birliğinin, FKÖ'nün önderliğinde ulusal bir birliğe çevrilmesini gerektirir. Bunun içinde bütün bileşenlerin güç birliği yapmaları gerekir. 1976'da Filistin Toprak Günü'nde bu birlik sağlanabilmişti.
Filistin, geçmişi, şu anki varlığı ve geleceği ile bu savaşı kaybetmeyecek, kamyonlara yüklenerek sürgün edilen mülteciler sahnesi tekrarlanmayacak, zira köklerimiz işgalci güçler tarafından sökülemeyecek kadar derindir. "Toprak Günü" sadece bir anı değildir.
Dün, bugün ve yarın "Toprak Günü"nü inşa edenler özgürlük ve adalet sağlanana kadar bu yürüyüşü durmaksızın devam ettirecekler.
TT
'Toprak Günü'nün 43. yıl dönümü
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة