Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

​Buteflika ve Bin Salih Fas kökenli olsalar da ne fark eder

Belki de şüphe götürmez hatta kesin olan bir şey varsa o da Cezayir halkının –hepsi olmasa da çoğunluğunun- Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika ile Ümmet Meclisi Başkanı Abdulkadir Bin Salih gibi iki büyük mücahidin Fas kökenli oldukları meselesinin gündeme getirilmesi ile hiç ilgilenmemiş olmalarıdır.
Çünkü bu tür sözler tam 54 yıl gecikmiştir.
Büyük Cezayir Direnişi kendisine katılan herkesi kendi içinde eritmiş ve bu kişiler, erken dönemde Fransız sömürge kurumlarının kendilerine verdiği kimlikler ile değil cihat ve şehadete hazır olmaları ile Cezayirli olmuşlardır.
O dönemde daha sonra bağımsız devletler olacak Arap dünyası sakinlerinin tamamı arasında bir vatandaş ve “vatandaşlık” karışımı vardı. Bu karışım bütün Mağrib (Kuzey Afrika) ülkelerini, Biladu'ş-Şam’ı (Suriye, Lübnan ve Filistin'i), Bereketli Hilal ülkelerini (Kuveyt, Irak ve Ürdün'ü), Arap yarımadasının diğer bütün ülkelerini, Mısır ve Sudan’ı, Somali, Cibuti, kuzeyi ve güneyi ile Yemen’i kapsadığı gibi bağımsızlık öncesi Cezayir ile bağımsızlık öncesi ve sonrasında Fas’ı da kapsamıştır.
Dolayısıyla bilhassa Cezayir’in 1962 yılında bağımsız olmasından ve bir bütün olarak Mağrib bölgesinde ulus devletlerin ortaya çıkmasından önce Cezayir ve Fas halkının birbirine karışmış olması doğaldır. Ayrıca iki büyük mücahit Buteflika ve Bin Salih ile Büyük Cezayir Direnişi’nin diğer sembollerinin Fas kökenli olduklarını vurgulayan bir bilginin olmadığına da işaret etmeliyiz.
Elbette Fas kökenli olmalarının onlar için bir kusur olmadığını hatta doğru ise bir gurur kaynağı olması gerektiğini de de vurgulamalıyız. Çünkü şehadete, şehitliğe ve kanını feda etmeye hazır olmak, ulusal aidiyet ve ulusal kimliğe sahip olmak için yeterlidir.
Cezayirlilerin tamamı Abdulaziz Buteflika’nın Fas-Cezayir sınırında bulunan Ucda şehrinde doğduğunu ve söylenenlerin doğru olmadığını bilmektedir. Hatta Fas makamlarının kendisi ile ülkesinden intikam almak için Cezayir Cumhurbaşkanı’nın aile evini yıkma girişiminde bulunduğuna yönelik haberler de gündeme gelmiştir.
Bu aile evi gerçekten de yıktırılmıştır ancak bunun nedeni uzun yıllar terk edildikten sonra bu evin, zaten eskimiş yıkılacak hale gelmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu ev intikam amaçlı değil, insanların güvenliği ve bunun yanında yeni ve modern bir şehre dönüşen Ucda şehrine uymadığı için ortadan kaldırılmıştır.
Her halükarda; bunun gibi ciddi ve belirleyici bir konudan bahsederken Cezayir Bağımsızlık Savaşı’na katılan, ya şehit düşen ya da artık Cezayirli olan Faslıların sayıları hakkında çok şey bilmediğimi ancak Baas Partisi üyesi olan 3 Suriyeli doktorun Cezayir Direnişi’ne gönüllü doktorlar olarak katıldıkları, Cezayir’in 1962 yılında bağımsızlığına kavuşması ile bu direnişe katılmış oldukları için kendilerine Cezayir vatandaşlığı verildiği ile ilgili kesin bilgilere sahip olduğuma işaret etmeliyim.
Bu 3 Suriyeli doktor; daha sonra Suriye Cumhurbaşkanı olan Nureddin El-Atasi, Başbakan olan Yusuf Züveyyin ve Dışişleri Bakanı olan İbrahim Makhous’tur.
Bu noktada belki de birçok kişinin bilmediği şu bilgiye de işaret etmeliyiz; Hafız Esed 1970 yılında arkadaşlarına karşı darbe yaptığında bu 3 kişiden ikisini yani Nureddin el-Atasi ve Yusuf Züveyyin ile partinin eski lider kadrosundan onlarca kişiyi El-Mazzeh cezaevine göndermiştir. İbrahim Makhous ise kaçmayı başararak Cezayir’e sığınmıştır. Orada kendisine siyasi bir mülteci mi yoksa Cezayir Bağımsızlık Savaşı’na katılmış eski bir savaşçı olarak mı davranılmasını istediği sorulduğunda ikisini de redderek kendisine normal bir Cezayir vatandaşı gibi davranılmasını istemiş ve istediği olmuştur. Yine dönemin Cezayir Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen, Suriye istihbaratının Makhous’a suikast girişimlerinde bulunduğunu öğrendiğinde Cumhurbaşkanı Hafız Esed’i arayarak ona Makhous’un bir Cezayir vatandaşı olduğunu ve suikast ile öldürülmesinin Suriye ve Cezayir arasında bir kan selinin akmasına neden olabileceğini söylediğine de işaret etmeliyiz.
Bilindiği gibi büyük mücahit Abdulkadir el-Cezairi, Fransız sömürge kurumlarının baskısı arttığında Fransız sömürgeciliğinin erken dönemlerinde başlattığı cihadında kendisine eşlik eden bazı arkadaşları ile ülkesi Cezayir ve şehri Muaskar’ı terk ederek Şam’a yönelmiştir. Orada siyasi bir mülteci olarak değil o erken dönemin çocukları olan diğer bütün Suriyeli direnişçiler gibi ulusal bir sembol olarak görülmüştür. Yine bilindiği gibi Cezayir Devrimi’nin zaferinden sonra mezarı Cezayir’e taşınmış ve kendisini bu büyük ülkenin tarihindeki direnişlerinden birine liderlik ettiği zamanlar binmiş olduğu atının üzerinde gösteren heykeli dikilmiştir.
Birbirine yakın ve uzak Arap ülkelerinin çocuklarının  birbirine karışmış olduğu gerçeği bilinen ve normal karşılanan bir durumdu. Bu nedenle Lübnan’ın Hasbaya kazasının El-Kfeir beldesinden olan Hristiyan Protestan Fares El-Khoury’nin bağımsızlıktan sonra Suriye’de başbakanlık, meclis başkanlığı, içişleri bakanlığı yaptığını hatta İslam Vakıfları Bakanı olduğunu görürüz. Bu büyük adam için geçerli olan Irak, Lübnan, Suudi Arabistan ile bazı Körfez ülkelerindeki birçok benzeri için de geçerliydi.
İngiliz sömürge yönetimi ve Siyonist yerleşimcilere karşı ilk Filistin direniş hareketini yöneten İzzeddin El-Kassam’ın dedeleri Irak’tan Suriye’nin Cebele beldesine gelmiş kendisi de daha sonra oradan Filistin’e geçmiştir.
Şehit olmadan önce ise tam bir Filistinli lider olmuştu. O günden bugüne Filistin Direnişi’nin fedai gruplarından birçoğu kendisine onun adını vermiştir.
Bununla ilgili verilebilecek bir başka örnek; Ürdün hükümetinin ilk defa Ürdün’ün doğusundan bir Ürdünlü tarafından kurulduğu tarih 1959’dur. Yani Ürdün Emirliği’nin yirmili yıllarda kurulmasından 32 yıl sonra Ürdün hükümeti ilk kez bir Ürdünlü tarafından kurulmuştur. Bu uzun dönem boyunca kurulan hükümetlerin başkanlarının tamamı başka ülkelerden gelip Ürdün’e yerleşenler ya da onların çocuklarıdır.
95 yıldan fazla bir süredir kurulan hükümetlerin dörtte üçü bu kişiler tarafından kurulmuştur. Doğrusu Ürdünlüler bunu ne bir kusur olarak görmekte ne de bundan şikayet etmektedirler. Bilakis Ürdün Haşimi Krallığı; Kudüs’te bulunan Mescidi Aksa’ya defnedilen Şerif Hüseyin Bin Ali’nin Osmanlılara karşı yürüttüğü “Büyük Arap İsyanı”nın başarılarından biri olarak kurulduğu için bunu normal ve doğal kabul etmektedir.
Bu erken dönem ve sonrasında görülen karışım anlaşılır, bilenen ve şikayet edilmeyen bir durumdu. Bu nedenle Kudüs’te 1964 yılında kurulan ilk Filistin Ulusal Meclisi’nin üyelerinin büyük bir çoğunluğu başta Mısır, Suriye, Ürüdün ve Irak olmak üzere Arap ülkelerinden gelen Araplardı. Bu meclis ayrıca Ahmed El-Shugairi’nin başkanlık ettiği “karma” bir yürütme komisyonu da kurmuştur. Ancak bu durum çok sürmemiş ve resmi kuruluş tarihi 1965 olan Fetih Hareketi güçlendiğinde Arap ülkelerinin Filistin Kurtuluş Örgütü ve yeni doğmakta olan Filistin Direnişi üzerindeki kontrolünü sınırlamaya başlamıştır.
Her ne kadar Fetih Hareketi yeni kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü üzerindeki resmi Arap kontrolünü sona erdirmiş olsa da Arapların “Filistin sahasındaki” varlığı devam etmiştir. Örneğin Baasçı Suriye rejimi başlangıçta Ürdün ordusunun eski bir subayı olan Hacim El-Hindawi’nin lidelik ettiği Halk Kurtuluş Savaşı Öncüleri “As-Sai’qa Güçleri”ni kurmuştu. Yine Ürdünlü eski bir subay olan Zafi El-Cam’ani’nin liderliğinde ise bu örgüt Filistin denkleminin temel bir gücü haline gelmişti.            
El-Cam’ani Baas Partisi’nin eski ulusal lider kadrosundan olduğu için Hafız Esed’in 1970 yılında gerçekleştirdiği darbenin ardından tutuklanarak birkaç arkadaşı ile birlikte 22 yıldan fazla bir süre   Mezze cezaevinde kalmıştı. Buna karşılık; Iraklı Baas Partisi de 1968 yılında iktidara geldiğinde “Filistin Arap Kurtuluş Cephesi”ni kurmuştu.
Bütün bunları anlatmaktan kastımız; Arap ülkelerinin büyük bir çoğunluğu arasında “ulusal” düzeyde ve vatandaşlık temelinde bir karışımın var olduğunu hatırlatmaktır.
Bu nedenle Cezayir Direnişi’ne “mücahit” olarak katılan birçok Faslının olması garip karşılanmamalıdır.
Cezayir’in Fransız sömürgesi altında olduğu bir dönemde belki de Fas’ta doğmuş olsalar da “köken ve asıl” olarak Cezayirli oldukları kesin olan Abdulaziz Buteflika ve Abdulkadir Bin Salih’in de bunlar arasında olmaları, kendileri için ne bir kusur ne de bir utançtır.