Sam Mensa
TT

Sloganların gölgesinde ABD-İran müzakere sinyali

Abdurrahman Raşid’in geçtiğimiz hafta Şarku’l Avsat’ta yazdığı, ‘Trump bize ihanet ederse ne olur?’ başlıklı yazısına katkı sağlamak babında şunu söyleyebilirim; Atmosfer, ABD-İran ilişkilerini müzakere masasına doğru eviriyor gibi görünüyor.
Buna dair pek çok gösterge var. En bariz olanı İsviçre’nin arabuluculuk hattına girişi, başkanının Washington’a sürpriz ziyareti ve ABD’li mevkidaşı ile görüşmesidir. Trump'ın İranlı liderlere "beni arayın" çağrısının ardından, Tahran'ın Trump'a doğrudan ulaşabilmesi için iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilere aracılık eden İsviçreli yetkililere bir telefon numarası ilettiği söyleniyor.
Bunun yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın Körfez bölgesine yönelik tehditleri olarak tanımladığı şeyleri tartışmak için Sultan Kabus’u aradı.
Söz konusu diplomatik hamleler, Trump’ın İran ile savaş istemediğini vurguladığı birkaç açıklamanın ardından geldi. Zira Amerikan kamuoyu yeni bir savaşa girilmesini istemiyor.
ABD’li birçok uzman stratejist, Tahran’ı Washington’ın stratejik öncelikleri arasında görmüyor. İran tehdidinin büyük bir çatışmaya girmeyi gerektirmediğini düşünüyorlar. Ülkenin birkaç ay sonra 2020 başkanlık seçimlerinin atmosferine girecek olması, üst düzey danışmanları endişeye sevk ediyor. Tahran'la askeri bir çatışmaya girmenin, yeni bir savaşa girmeme sözünden geri dönme anlamına geleceğini çok iyi biliyorlar.
Bir yandan ABD’nin Körfez’e gönderdiği uçak gemileri, diğer yandan İran’ın yurtdışındaki uzantılarına verdiği emirler -ki Irak’ta unsurlarına savaşa hazır olmaları talimatı verildi- bir gerilim yaratmasına rağmen her iki tarafın bu adımları önceden iyi çalıştığı ettiği anlaşılıyor. Bu adımların patlama aşamasına ulaşması engellenecek, savaşın kenarında durulacak ancak hiçbir zaman gerçek bir savaşa girilmeyecek.
Öte yandan genel olarak bölgenin oyun kurucuları, özel olarak da Körfez ülkeleri, her düzeyde yıkıcı olabilecek yeni bir savaşı hiçbir şekilde arzu etmezler. Büyük bir çatışmayı ateşleyebilecek hesaplanmamış adımların atılmasından onlar da kaçınacaklardır.
BAE'nin Fuceyra Limanı yakınlarında 2 petrol tankerine saldırı ve Suudi Arabistan'daki iki adet petrol pompa istasyonuna silahlı drone ile sabotaj düzenlenmesine rağmen iki ülkenin tepkisi, soğukkanlılığını korumak ve hikmetli bir tutum sergilemek şeklinde tecelli etti.
İran, bölgedeki jeopolitik ve askeri genişlemesine rağmen –ki bu durum bölgedeki uzantıları aracılığıyla Washington’ın müttefiklerini hedef alan düşmanca eylemlere dönüşebilir- Hürmüz Boğazı'nı kapatmak veya ABD çıkarlarını doğrudan hedef almak gibi sorumsuz adımlar atmayacaktır. Çünkü bu tür kararların kendi lehine olmayan bir savaşa neden olacağını, askeri ve siyasi güç dengelerinin Washington’ın lehine olduğunu çok iyi biliyor. Yaptırımların ardından ekonomik ve mali çöküş yaşayan bir ülkenin böylesi bir hamle yapması zaten kolay değildir.
Dolayısıyla, savaş davulları çalıyor olabilir, ancak boş yere çalıyor, zira kapsamlı bir çatışma seçeneği oldukça uzaktır ve iki tarafın müzakere masasına oturma seçeneği daha muhtemel gözükmektedir.
Müzakerelere katılmak, özellikle de ana öznesi ABD-İran çatışması kadar karmaşık ve çok yönlü ise mutlaka bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmez. Uzun ve karmaşık mekanizmalara ihtiyaç var, sonunda mutlu sona da ulaşılamayabilir. Fakat sadece müzakere masasına oturmak her iki tarafa da nefes aldıracaktır, üzerlerindeki baskıyı da hafifletecektir.
İran'ın şu an için ihtiyacı olan şey tam da budur. Elbette ki İran’ın hararetle arzu ettiği şeyler değildir bunlar.
İran rejimi istihbarat üzerine kuruludur, nihai çözümlerden ziyade gri iklimi seven ideolojik ve dini bir rejimdir. Özellikle de kendisinden kabul edilmesi imkânsız tavizler vermesi talep edildiğinde… Çünkü bu türden talepleri kabul etmesi, kendi ayağına kurşun sıkması anlamına gelmektedir.
Öte yandan Trump’ın başkanlık seçimlerinin hemen öncesinde böylesi bir nefes almaya ihtiyacı var ve öncelikle sopa gösterme politikasının başarılı olduğunu göstermek için İran’ı müzakere masasına getirmesi ve ülkesini yeni bir savaşa sürüklemeyeceğine dair verdiği sözü tutması gerekiyor.
Açıkça ortaya atılabilecek soru şu olabilir;
İran müzakerelerden ne kazanacak?
Bizim de sorduğumuz soru şudur;
Özellikle Trump’ın talepleri Obama’dan farklı olursa yani bölgeye yönelik politikaları farklı olursa ne kaybedecek?
İran, 30 yıldan fazla bir süredir bölgedeki emperyal hedeflerini sabırla, yerel boşluklardan da yaralanarak gerçekleştirmeye çabalıyor. Kurmuş olduğu hizmet ve irşat ağı aracılığıyla anavatanına sadakat pahasına kendi ideolojine bağlı nesiller yetiştirmeyi başardı.
Yetiştirdiği bu nesiller aracılığıyla vekâlet savaşlarına girdi, kendi çıkarlarını bu yerel uzantılar eliyle dikte etmeyi başardı. Yerel çevrelerdeki bu ideolojik, dini ve sosyal nüfuz, İran'ı bölgede kalıcı kıldı. Hiçbir müzakere, İran’ı buradan sökemeyecektir, çünkü bu, yerel toplulukların bir parçasının buradan sökülmesini gerektiriyor. İran-yerel yakınlaşmasının en belirgin örneği Lübnan'daki Hizbullah'tır.
İran'a olan sadakatine rağmen parti tamamen bir Lübnan gerçeği olmaya devam ediyor. Müzakerelerin en olası sonucu, Lübnan-İsrail sınırındaki hareketini sınırlandırmak olabilir. Ayrıca bu müzakereler, partinin Lübnan Şii topluluğuna bağlı olması gibi bir çimento duvara toslayacaktır.
İran, "bu mesele Lübnan’ın kendi iç meselesidir" diyerek, tüm sorumluluğu üzerinde atacaktır, esas sorun da görünürde haklı olmasıdır. Müzakereler, İsrail sınırlarını güvence altına almak ve partinin dış dünyadaki maceralarını sınırlamak için askeri cephaneliğini sınırlayabilir, ancak Lübnan'daki nüfuzunu azaltacak tam bir silahsızlanmaya ulaşılamayacaktır.
Diğer örnekler arasında Irak'taki Haşdi Şabi, Yemen'deki Husiler ve Suriye gibi başka ülkelerde ortaya çıkabilecek diğer varlıklar sayılabilir. Geçenlerde Humus kırsalında, ‘Suriye Hizbullah’ı adı altında bir varlığın kurulduğunu duyduk. Bu varlıklar, İran'ın bölgeye on yıllar boyunca nüfuz etmesinin bir sonucu olarak çöreklendi. Hiç kimse de buna son vermedi, dolayısıyla da sökülmesi kolay olmayacaktır.
Suriye bağlamında, İran hiçbir şey kaybetmeyecektir. Çünkü istediğini zaten elde etti. Bu da Lübnan’daki varlığını korumada bir kalkan olacak rejimi ayakta tutmaktı. Suriye'deki askeri varlığı ise ortaya çıkmaya başlayan Amerikan, Rus ve İsrail anlayışları çerçevesinde ele alınacaktır.
Avrupalılar ve Amerikalılarla ilişkilerini güçlendirme çerçevesi dışında Rusya, İran için koruyucu bir şemsiye sağlamayacaktır. Tahran'ın Suriye'de Rus görüş açısının dışına çıkması pek mümkün değil.
Irak’ta ise ABD’nin Irak’ın tamamen İran’ın kucağına düşmesine izin vermeyeceği anlaşılıyor. Arap kimliği güçlendirilmeye çalışılacak gibi gözüküyor. Ancak bu, İran'ın oradan çekildiğini göreceğimiz anlamına gelmiyor. Zira yerel kolunun (Haşdi Şabi) sürekli artan bir nüfuzu var. Siyasi karar vermede kilit rol oynayan Iraklı bir varlığa dönüşmüştür. Herhangi bir anlaşma yoluyla bu rolü ondan almak, her zamankinden daha zor hale gelmiştir.
Bölgede taviz verebileceği tek yer Yemen’dir. Tahran'ın Husi militanlarına olan desteğini azalttığına dair işaretler var. İlk nedeni ekonomik sıkıntılardır. Ardı ardına milislerin kaybedilmesi ve milislerin saflarındaki bölünmeler, diğer bir neden olarak sayılabilir.
Tahran, Yemen’le Lübnan, Suriye ve Irak’la ilgilendiği kadar ilgilenmiyor. Yemen kriziyle ilgilenmiş olması, Körfez ülkelerini baskı altına almak içindir. Bölgedeki güç mücadelesi bağlamında kullanabileceği bir kart olarak elinde bulundurmak istemiştir.
Ayrıca İran’ın diğer dosyalarda da bazı tavizler vermesi beklenebilir. Sözgelimi Çin’le olan ilişkisinde bunu görebiliriz. ABD’nin Çin’le olan büyük çıkarlarıyla çatışan bir ikili ittifaka izin vermeyecektir.
ABD-İran müzakereleri, kaybedilmiş ya da henüz her iki tarafın da şartlarını yerine getirmediği bir savaşa alternatif olabilir. Sonuç olarak, "Önce Amerika" sloganıyla "Önce İran rejimi" sloganı arasında bir benzerlik var. Bu da iki ülkenin çıkarınadır. Ancak Tahran'la bölgede Washington'ın müttefiklerinden düşman tuttukları arasındaki kutuplaşma devam ediyor. Ve bu, "Trump bize ihanet ederse ne olur?" Sorusuna bir cevap olabilir.