Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Körfez’de kim kime saldırıyor?

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in Bağdat’tan yaptığı İran ve Körfez devletleri arasında saldırmazlık anlaşması imzalanması önerisi, Körfez ülkelerinin başkentlerinin çoğunda ve özellikle de sosyal medyada yoğun bir şekilde yorumlandı. Bu yorumlardan bir tanesi oldukça dikkat çekiciydi ve geniş bir etkileşim aldı. Bu yorum şuydu: ”İran’ın bizlere devrimini ihraç edeceğini düşünüyorduk ama bir de baktık ki espri ihraç ediyormuş.”
Baştan aşağı silahlı, sarhoşluk derecesinde sloganlara doymuş büyük bir devlet barışçıl komşularından saldırmazlık anlaşması imzalamayı talep ediyor! Bir kez daha Zarif, ama bu kez düşmanı Saddam Hüseyin’in adımlarını aynı şekilde takip ediyor. Saddam Hüseyin’in bölgeyi tekeline almak için “bölge ülkelerini budamak ve izole etmek” düşüncesini tekrarlıyor. Muhammed Cevad Zarif ve İran rejimindeki benzerlerinin bölge ve dünyadaki gerçekliği bilemeyecek kadar zekadan yoksun olduklarını düşünmüyorum. Ama kesin olan şu ki; o ve benzerleri büyük olasılıkla Tahran’daki üst düzey yetkililere olayları yorumlamadaki bakış açılarını açıklama, bu yetkililerin takip etmekte olduğu ölümcül seçeneklerin doğurduğu yanlış tahminler ile yüzleşme cesaretinden yoksundur. Bu cesaretsizlik, korku toplumlarında susma ve yaltaklanma totaliter devletlerin vazgeçilmez bir özelliğidir.
Burada sorulabilecek soru ise şudur; İran’a saldımayı düşünecek ya da bunu isteyecek bir Körfez ülkesi var mı? Bu sorunun kesin yanıtı elbette kocaman bir hayır olacaktır. Çünkü saldırganlığın nedenleri genellikle coğrafi genişleme, elinde olmayan kaynakları elde etme ya da ideoloji ihraç etme isteğidir. Hiçbir Körfez ülkesinin İran’a yönelik politikalarında bu faktörlerden biri etkili değildir. Saldırgan olan ve bunda ısrar eden taraf İran rejimidir. Bu çerçevede İran’ın bölgedeki saldırılarını şöyle bir hatırlayalım: Lübnan’da ülkenin başına bir silah dayalı, Yemen; dini otorite dönemine dönmek isteyen azınlık ile modern bir sivil devlet isteyen çoğunluk arasında bölünmüş bir durumda , Suriye; doğal bir devlet ile baskı rejimini destekleyenlere topraklarını satan baskıcı bir devlet arasında parçalanmış, Irak; devlet, kurumlar, milisler devleti, İran tarafından desteklenen silah, dini yönetim ve milis güçler arasında bölünmüş. Bu durumda kim kime saldırmaktadır?
İranlı yetkililere Yemen sorulduğunda genellikle buradaki savaşın birbirleri ile çatışan 2 Yemenli grup arasında döndüğü karşılığını vermektedirler. Elbette gerçeği okumaktan ya da itiraf etmekten kaçtıkları için bu karşılığı vermektedirler . Husiler, Ali Abdullah Salih rejimi ile 6 kere savaştı. Bu savaşlardan hiçbirinde ne uzun menzilli füzeleri ne de insansız hava araçları vardı. Artık üzerinin örtülmesi ya da kapatılması mümkün olmayan politik amaçlara ulaşmak isteyen İran rejiminin finans ve deneyim alanındaki aktif desteği olmadan Husilerin bu kadar kısa bir sürede bütün bu cephaneye sahip olması elbette mantıklı değildir. İranlı yetkililere; Lübnanlıları yoksullaştıran, devleti sıradan görevlerini yerine getirmekten alıkoyan olumsuz müdahalelerinden bahsedildiğinde, bizleri hafife alır ve aklımızı yok sayar gibi bunun Lübnan’ın iç işi olduğu karşılığını vermektedirler.
İran rejimi hem bu grubun yoksulluğunu istismar edip basit insanların kabul edeceği sloganlardan yararlanarak onu finanse etmekte, İran halkının ihtiyaçlarından keserek ona maddi destek vermekte hem de Lübnanlıları susturan silahlar göndermektedir. Suriye’de milis güçler ve resmi güçler aracılığıyla yapılan, hala aktif olan ve arkasında milyonlarca ölü, evsiz ve göçmen bırakan müdahaleden söz edildiğinde ise İran rejimi bunun Suriyeli makamaların talebi ile gerçekleştiği karşılığını vermektedir.
Peki, herhangi bir rejime sırf yardım talep ettiği için halkını öldürmesine yardımcı mı olunmalı? Aynı şey farklı bir şekilde de olsa Irak’ta ve başka Arap bölgelerinde de tekrarlanmaktadır. İran’daki en yüksek otorite de gizlemeden, açıkça birçok kez; ”İran toprakları içinde savaşmamak için Suriye’de savaştığını” dile getirdi. Yani İran, tek istedikleri baskıcı olmayan modern bir ülkede yaşamak olan suçsuz Arap sivillerin ölümü pahasına olsa dahi çatışmanın kapsamını genişletmek istemektedir. Bölgede birçok kişi; açıkça dillendirilmeyen “Pers İmparatorluğu’nun Dönüşü”  hayali ile açıklanan İran’ın halklar için düşündüğü İslam’ı hakim kılmak sloganı altında İran’ın müdahalelerinden ve birçok Arap halkının kaderleri ile oynamasından kızgındır. Çünkü her ikisi de yanlış bir tasavvur ve anlayış, tarih ve medeniyet süreci ile ilgili bir yanılsama ve Arap coğrafyasının bu bölümünde vatandaşların çoğu tarafından kabul edilemez bir durumdur.
Zarif’in bu önerisi ve Washington’dan gelen benzer öneriler sertlik ile yumaşaklık arasında gidip gelmektedir. Büyük olasılıkla arka odalarda başlayacak ve daha sonra açığa çıkacak müzakerelere gidilecektir. Ama eğer bir felaket yaşanıp bölge beklenmedik bir savaşa girmezse bu müzakerelerin gidişatında önemli bir rol oynayacak iki etken bulunmaktadır: Birincisi; başta Tahran ve Washington olmak üzere bütün taraflar arasındaki güvendir. Yapılan açıklamalardan bağımsız olarak taraflar arasındaki güven en düşük düzeydedir. İkincisi zamandır. Çünkü İranlı müzakerecinin; Tahran’daki karar alma mekanizmaların çokluğu ve karmaşıklığı başta olmak üzere nesnel ve öznel nedenlerden ötürü müzakerelerde belirli bir sonuca ulaşmak için çok daha fazla zamana ihtiyacı olduğu ortya çıkmıştır.
İran nükleer anlaşma için 5+1 ülkeleri ile gizliden ve açıktan 12 yıl boyuncu müzakereler yürüttü. Ama bugün, ne kendisine uygulanan dev ekonomik yaptırımlardan dolayı Tahran’ın, ne de iç tartışmalar ve yaklaşan başkanlık seçimleri nedeniyle Washingron’un bu kadar zamanı vardır. Bunun yanında İran’ın elindeki baskı araçlarını kullanması da aksi sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin; İran’ın Avrupa’ya Tahran’a yönelik olumlu bir tutum benimsemesi  aksi takdirde uranyum zenginleştirmeye döneceğine yönelik tehdidi ters teperek sonuç olarak Avrupa’nın  tedbir amaçlı ABD’ye yaklaşmasını sağladı. Yine İran sürekli Çin, Hindistan hatta Rusya gibi ekonomik müttefikelerini kaybetmektedir. Çatışmaya dâhil olan bütün taraflar, geçmişte olduğu gibi zaman kaybetme ayrıcalığına artık sahip değiller.
Körfez bölgesindeki politikaları belirleyen belirsizlik ve sisin ortadan kalkma sürecine yaklaşıldı. Bu belirsizliğin para ve enerjinin tüketilmesi, fırsatların kaçırılması ve ülkelerin yıkılması açısından çok maliyetli olduğu ortaya çıktı. Yine bu belirsizliğin herkesin kaçınmaya çalıştığı açık savaş, yanılsamalara dayalı ve dizginsiz fanatik duygulara kapılmaya yol açabileceği görüldü. İran’ın şu ana kadar geçerli olan çeşitli gerekçeler altında çevresindeki ülkelerde statik ya da aktif küçük savaşlar yürütme seçeneği artık ne mantıklıdır ne de bir faydası vardır. Bu, bölge ülkeleri ve halkları ile uluslararası toplumun ve herkesin sıkıldığı bir yıpratma savaşından ibarettir ve zaman yenisini ekleme değil dosyaları kapatma zamanıdır.
Son olarak; başkalarının değil sadece kendi yaptıklarının ve söylediklerinin doğru olduğuna kesin bir şekilde inanan ve gizli bir güç tarafından desteklenen bir rejimle uğraşmak zordur.