Arapça yayın yapan Türk ve İran medyasında sıkça tartışılacak bir konu da "Yüzyılın Anlaşması"dır. Bu ay sonunda Manama çalıştayı yapılması planlanıyor. Filistin ile ilgili dört konuyu ele alan ekonomik çalıştay: altyapı, sanayi, insan kaynaklarına yatırım, ve idari reformları kapsıyor. Bu iki ülkenin medyası bu çalıştayı adeta ağlama duvarına çevirdiler. “Filistin davasını satanlar” ve “sahip çıkanlar” ayrımını sürekli dillendirerek Arap kamuoyunu yanıltmaya gayret ediyorlar. Onlar açısından satanlar Araplar, sahip çıkanlar ise Türkler ve İranlılar… Bir mesele ancak bu kadar çarpıtılabilir.
Filistin meselesi “ilk mesele” olarak adlandırıldığı günden bu yana bazı çevrelerin siyasi hırslarının kurbanı haline geldi. Yaşanan tüm bu gerilemelerin ve Filistin vatandaşının çektiği acıların gerçek nedeni budur. Düşmanlarının deneyimlerinden bir şeyler öğrenerek kendisini savunan, dolayısıyla da meşru haklarını elde edebilen bir liderlik ne yazık ki göremedik.
Çoğu -hatta neredeyse hepsi- medya köpürtmesi, Filistin’e olan sevgiden değil, genişleme ve nüfuz tutkusundan kaynaklanıyor. Şimdilerde Filistin meselesinin Araplara özgü olmadığı, direniş ve hamaset arasındaki farkın kavranamadığı yönündeki söylemlerin yüksek sesle dillendirildiğini görmektesinizdir! Bu söylemin amacı Arap dünyasının meselelerine daha fazla karışabilmektir.
Medyada “Yüzyılın Anlaşması” olarak bilinen ancak henüz son haline hiç kimsenin muttali olmadığı bir meseleyle karşı karşıya olduğumuz çok açık. Onun hakkında söylenen her şey bir varsayımdan ibaret, ismi dahi bir dayatmanın ürünü. Amerikan yönetiminin siyasi önerileridir. Filistin ve İsrail tarafı kabul edebileceği gibi reddedebilir de.
Filistin davasına en fazla sahip çıkan millet Araplar olmuştur. Bazı Filistinli liderlerin kanaati; yararlı olan Ankara veya Tahran gibi başkentlerden gelecek olandır. Elbette bu bir kuruntudan ibarettir. Bazı çıkar çevreleri söz konusu söylemi yaymaya çabalıyorlar. Ankara'nın İsrail ile tarihsel bağları olduğu, olmaya da devam ettiği ve aralarındaki ticaretin sürekli arttığı bir sır değil. Tahran’a gelince, Filistin’in kurtuluşu için füzeleri sakladığını söylese de, bu açıklama sözde kalıyor, mademki bu füzeler var, onları aktif hale getirmek için ne bekliyorsunuz!
Bu meselede en samimi ve faydalı tutum Arap tutumudur. İki devletli projeyi hayata geçirmek istiyorlar. Bu fikrin zihinlere kazınması Suudi yönetiminin örgütlü çabasının bir sonucuydu. Prens Suud El Faysal'ın desteği ile merhum Kral Abdullah tarafından gerçekleştirilmiştir. Bunun hikâyesi defalarca dile getirildi, bazı yönleri bizzat tanık olanlar tarafından yazıldı. Gerçek finansal destek Arap başkentlerinden gelmiştir. Sadece bu da değil, Arap kanı da akmıştır, İsrail ile birçok defa gönüllü olarak savaşa girilmiştir. Bazı Filistinli liderler Arap görüş alanından çıkarak hata yapıyorlar. Hatta Filistin adına bir karış toprak kurtaramamış birkaç silah parçası ve hamasi söylemlerin etkisiyle aksi yönde kışkırtıcı pozisyonlar alıyorlar.
Bazı Filistinli liderlerin geçmişte yapmış oldukları tarihi hatalardan biri, Arap ya da bölgesel eksende yapılan sınıflandırmalardır, eski siyasi kültür nedeniyle sürekli tekrarlanan tarihi bir hatadır. Geçmişe geri dönmeyeceğim, ancak bu sınıflandırma Filistin davasını olumsuz yönde etkilemiş, birçok hatanın yapılmasına da neden olmuştur.
Birçok Arap gözlemci, Filistin topraklarının işgalinin modern bilimin kullanımı, Siyonist hareketin düzenli örgütlenmesi ve sağlam politik manevralardan kaynaklandığını görmüştür. İngiliz Parlamentosu ile David Ben-Gurion'un hikâyesi iyi bilinir ve manevra sanatında ders olarak okutulur. İngiliz hükümeti İkinci Büyük savaştan sonra Balfour Deklarasyonundan çekilmeye karar verdi ve Beyaz Kitap olarak bilinen geniş bir mevzuat yayınladı. Ben-Gurion, bu ve Siyonist Örgütün planını beğenmediğini parlamentoda yaptığı konuşmada şöyle ifade eder: “Beyaz Kitap yokmuş gibi sizinle savaşacağız ve Beyaz Kitap ile savaş yokmuş gibi savaşacağız.” Her ikisinin farklı dosyalar olduğunu ifade etmek istemişti. Dosyaları ayırmak ve onlarla ustaca başa çıkmak, savaş kazanmanın yarısıdır, son derece hassas konuları duygusallığı öne çıkararak ele almak, meseleyi kavrama kabiliyetini yok ediyor. Unutmamak gerekir ki titreyen el hedefi tutturamaz.
Diplomasiyi çok iyi bilen Filistinli devlet adamlarından biri olan Mahmud Abbas, son dönemlerde gerçekleşen Arap zirvelerinde bu kabiliyetini ortaya koyamadı, kelime oyunlarına sarılmayı tercih ederek şunu söyledi: “’Toprak için barış’ söylemini ‘Refah İçin Barış’ ile değiştirmek istiyorlar.” Bu duygusal cümleler kulağa hoş geliyor, ancak sahada bir karşılığı yok, zira refah kurtuluşu daha da yakınlaştırır, uzak tutmaz. Refah demek, modern eğitim, modern kurumların inşa edilmesi, barışçıl bir güç değişimi, örgütsel fanatizmden-ki kabile bakış açısıdır- arınarak milli görüşün pekiştirilmesi demektir.
Popülizmin neden olduğu sert kararlar, sonuç itibariyle ölümcül kararlardır. "Manama çalıştayına giden herkes haindir" söylemi bunlardan biridir. Herkesi tekfir ettiğimiz ve hain ilan ettiğimiz günlere döndük demektir! Bu söylem dosyaları ele alınamaz hale getirir. Manama çalıştayına katılmayı boykot ettik diyelim, şu an için alternatif planlarımız var mı? Eminim ki bazı Filistinli politikacılar, Siyasal Bilgilerde öğrencilere öğretilen en temel şu kuralı biliyorlardır; “siyaset boşluk sevmez.” Sahaya inmeyen oyuncu sonuca etki edemez; ne kadar tezahürat yaparsa yapsın, izleyiciler arasında durarak oyunun seyrini değiştiremez!
Günümüzde siyasetin belirleyici faktörü, genel anlamda bilimdir, duygusal tepkiler bilim değildir, sadece kalabalık toplama aracı olabilir, ancak hiçbir zaman zafer kazandıran bir silah olmayacaktır. UNRWA için ayrılan fonun büyük bir kısmı kesildi, dolayısıyla Filistinlilerin eğitimleri, Filistin bünyesindeki ölümcül çatışmaların ve bölünmelerin devam ettiği bir ortamda nasıl devam edecek? Hamasi söylemler, Karar vericilerin, ihtiyatlı bir zihin ve dirayetli bir tavırla hareket etmesini engeller, daha ziyade onları fırsatları kaybettirebilecek bir rekabet ortamına sokar. Ortaya çıkan sorunlara cesaretle yaklaşamaz, popülist yaklaşımlara boyun eğmek durumunda kalır, sahadaki gerçeklikler üzerinden çözüm üretmek yerine kuruntulara esir hale gelir.
İsrail Devleti'nin kurulmasından sonraki yüzyılın neredeyse dörtte üçü, 1967 yayılmasından bu yana ise yarım yüzyıl geçti, bugün hala yaklaşık 8 milyon Filistinli yerinden edilmiş durumda, Nakba'da(Büyük felaket) dahi bu sayı bir milyondu. Tartışmalar ve bölünmeler hala devam ediyor. Herkes birbirini itham etmekle meşgul!
Bu davaya en fazla sahip çıkabilecek olanlar yine Filistinlilerdir, dolayısıyla bölünmelerin bu davayı gerilettiği mesajı kendilerine ulaştırılmalıdır. Haklarının tamamını veya bazılarını yeniden kazanmanın yolu, modern bilimi rehber edinmek, meseleleri doğru analiz edebilmektir. Dayanabilecekleri en büyük güç birlikleri ve Arap kimlikleridir. Ne yazık ki, sefil bir politik kültürün çukurlarında uzunca bir süre daha kalma ihtimalleri var.
Son söz:
Manama çalıştayıyla ilgili tartışma bize, 1977'de Mısır'daki Mena House konferansına katılma fırsatı kaçırıldıktan sonraki tartışmaları hatırlatıyor. Filistinli taraflar katılmamış, sonrasında ise fırsat kaçırıldığı için birbirlerini suçlamışlardı. Bu konferans Sina'nın kurtuluşuna vesile olmuştu!
TT
Eski siyasi kültüre yeniliyoruz
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة