Geleneksel kültürümüzde bir hikâye anlatılır;
Aslan’ın önünde avı vardır, kurt ve tilki taksimata katılırlar, aslan sorar: ‘avı nasıl pay edelim?’ Kurt: ‘Ormanın Efendisi dörtte üçünü alır, bize de son çeyreğini bırakır.’ Der. Aslan kurda bir pençe darbesi atar ve kellesini uçurur. Bu defa döner tilkiye sorar: Senin görüşün nedir? Tilki: Sen ormanın başı ve efendisisin, avdan canının çektiği kadarını yersin, ondan bir şey kalırsa ertesi günkü öğünün olur’ der. Aslan tilkiye: ‘Bu hikmetli taksimatı kimden öğrendin? Diye sorar. O da: ‘Uçan kurdun kellesinden!’ Der.
Ne zaman Tunus ‘Nahda Hareketi’ ve onun siyasi manevraları (veya Tunus'un siyasal İslam hareketi) hakkında bir şeyler okusam, bu hikâyeyi hatırlarım. Destekçileri geçtiğimiz hafta hareketin 38. kuruluş yıldönümünü kutladı. Bununla birlikte, kurulması ile kutlanması arasında büyük bir dönüşümün varlığı göze çarpıyor.
Seyyid Kutub ve Hasan el-Benna’nın derinliği olmayan teorilerinden doğmuş, farklı bir tarihsel zamanın kopyalanmasına dayanan, dışlayıcı, ötekileştirici ve darbeci bir hareket, uzlaşmacı ve katılımcı bir hareket imajı çiziyor. Tunus'un politik alanındaki bu manevranın nedeni 2013 yılında Mısır’da yaşananlardır.
Nahda Hareketi –aceleci davranarak- Mısır merkezli Müslüman Kardeşlerin (İhvan), uluslararası organizasyonu da dâhil olmak üzere tüm destekçi mültecilerini ülkesine almaya hazır olduğunu ilan etmişti. Bunun geçici bir değişim olduğunu zannetmişti. Ancak kısa bir süre sonra kendini geri çekti ve Mısır sahnesi Tunus'ta tekrar etmemesi için bazı temel teorilerinden vazgeçmek durumunda kaldı. Diğer bir deyişle düşüncelerinde bir dönüşüm yaşandı.
Bu dönüşüm, siyasal hareketin ‘davet’ kısmından ayrıldığının ilan edilmesinden üç yıl sonra gerçekleşti. Bu dönüşümün en önemli durağı 2016'da düzenlenen Onuncu Genel Kongredir. Bu adım, ‘Kenane diyarında uçan kurt kellesinin’ tekrar etme ihtimaline dayalı olarak atılmıştı. Zeynel Abidin Bin Ali’nin iktidarı bıraktığı 2011 devrimi sonrasında Tunus'ta siyasi alana giren Nahda Hareketi 6. Hilafeti kurma müjdesini vermişti. Ancak sonrasında gelişen olaylar hareketi farklı bir noktaya sürüklemişti.
Tüm koalisyon hükümetlerinde yer almaya çalıştı ve Tunus siyasi arenasında bir uçtan diğer bir uca kaymış oldu. Nahda Hareketi bir takım farklı fikri renklere büründü, siyasal İslam'dan demokratik İslam'a geçtiğini ilan etmesi, Son adımlarından biriydi. Genel seçimlerden önceki aylarda Tunus ‘Nahda’ liderlerinin müjdelediği bir slogandı. Fikri ikilem bir türlü çözülmedi ve ‘Nahda’nın tüm siyasi manevralarına rağmen çözülemeyecek. Bu hareketinin kullandığı tüm araçlar siyasal İslam’ın kullandığı araçlardır, insanlara bıldırcın eti ve helva dağıtma mesabesinde yaldızlı söylemler pazarlarlar.
Bilmek gerekir ki söz konusu söylemler rabbani değil beşeri araçlardır. Nahda, Modern partilerin kulvarında yürümeye karar verdi ise, ‘hakkın mutlak temsilcisi’ olma noktasından ‘hakkın kısmen temsili’ noktasına gelmiş demektir. Ancak bizzat bu dönüşüm, hareketin temel sabiteleri ile çelişmektedir. Bu noktada, sivil devlet çağrısı yapmaya devam ederse, zamanla etkinliğini ve cazibesini kaybedecek demektir. ‘Hakkın mutlak temsilcisi’ olarak kalmaya devam ederse bu defa da çoğulculuğu esas alan sivil devletle uyumlu olabilme kabiliyetini kendiliğinden yitirecektir. Bu sadece Nahda Hareketi’nin yaşadığı bir ikilem değildir, siyasal İslam'ı oluşturan tüm unsurlarda yaşanan bir ikilemdir.
Nahda ve onun sarsıcı süreci hakkında yazmanın Tunus meselesinin dahili sorunlarını yazmak anlamına geldiğini düşünenler hata yapıyorlar. Zira bu bir Arap meselesidir. Çünkü bu hareket çekinceli değişim ve uyum sağlama çabasının bir örneğini temsil ediyor. ‘Siyasal İslam'a büyük ölçüde dayanan Ömer el Beşir rejiminin yıkılmasıyla -ki öncesinde Mısır'daki siyasal İslam da büyük bir yıkım yaşamıştı- bu hareketin modern devlet işlerini yönetmede başarısız olduğu kanıtlanmış oldu. İslami uyanış sedaları yükselmiyor artık. Doktrinin baskıya dönüştüğü, derin ikilemlerle karşı karşıya bulunan İran’daki siyasal İslam’ın eylemleri artık kabul görmüyor.
Siyasal İslam’ın gözden düştüğü ülkelerden biri de Türkiye’dir. Muhaliflerin tutuklandığı, düzgün yapılan seçimlerin dahi sırf kaybedildiği için iptal edildiği bir ülke haline geldi. Genel bir düşüş yaşayan bir fenomenle karşı karşıyayız; İslam’ın siyasete alet edilmesi böylesi kötü bir sonuç doğurmuştur. Geride sadece felaketler bırakmış, gelişmeyi de engellemiştir. Bir kuşak heder edilmiştir. Neredeyse yarım asır boyunca toplumlarımızın enerjileri ve yetenekleri boşa harcandı. Bu yapı sadece radikalizm ve kibir üretti.
Bu fenomenin yok olduğu zehabına kapılmamak gerekir, zira yok olması alternatif olanın inşasıyla mümkün olur. Öncelikle sivil devleti inşa etmek, akabinde ise İslam tarihinde yaşanmış hadiseleri kör yorumlardan, kamu kültürünü ise dayanaksız teorilerden arındırmak gerekir. Nahda Hareketi, yüzünü değiştirdikten sonra, Tunus'ta veya diğer ülkelerde ana akıma uyum sağlamak ve bölgede kabul görmesini sağlayacak yeni bir deneyim yaratmak istiyor. Siyasal İslam’ın tecrübesine sahip siyasi parti imajı verme peşinde… Neredeyse imkânsız bir projedir, modernite ve sivil devlet ile uyum sağlaması mümkün değildir.
Daha önceki yıllarda Bay Gannuşi’nin (isminin önüne neden ‘Şeyh’ getirildiğini bilmiyorum)! İslami yönetim üzerine yazılmış bir kitabını okumaya başlamıştım. Fikirlerinin projesini anlamam için yardımcı olabileceğini bir okuyucu olarak düşündüm, birkaç sayfadan sonra esas sorununun Bin Ali ile olduğunu fark ettim. Yani İslami yönetim ile ilgili farklı bir düşünce ortaya koyma gibi bir amacı yoktu. Bunu anladığım an kitabı okumayı bıraktım.
Tıpkı demokrasiyi bağlayıcı bir rejim olarak değil de bir öğretici olarak gören Hasan el-Benna’nın ya da ‘Yoldaki İşaretler’ isimli kitabında içinde yaşadığı toplumu ‘Müslüman olmayan bir toplum’ olarak ilan eden! Seyyid Kutub’un kitaplarını okumayı bıraktığım gibi. Siyasal İslam ya da İslami Uyanış hareketlerinin düşünürlerine ait bir kitap okuduğunuzda yalnızca fikirlere dair yüzeyselliğe denk gelmezsiniz, metodolojik yaklaşımda da pek çok tutarsızlıklar görürsünüz.
Şimdiki olayların geçmişte yaşanmış hikâyeler gibi sunulduğunu fark edersiniz. Aklen tutarsız kıyaslamalar vardır. Mevcut rejimler ve yöneticilere yönelik bir nefret söylemi göze çarpar. Çarpık genellemeler yapılır. Sadece kendilerine yakın gördükleri kültürel değerleri öne çıkarırlar. Nahda Hareketi’nin fikri dönüşümleri, tabiri caizse, tilkilik/kurnazlıktır. Görünürde, olayların seyri ile uyumlu gözüküyor, ancak bunu sadece fikirlerini pazarlamak için yapıyor. Ancak iktidarı ele geçirme projesi, yaşanan tecrübeler ve tüm hayal kırıklıklarına rağmen gizlenmiş oluyor.
Amaçları esasında kendilerine muhalif olan her kesimin tasfiyesidir. Halk Cephesi’nden Şükrü Beleyid ve Muhammed İbrahimi gibi aktivistlerin tasfiyesini hatırlatmakta yarar var. Tüm bu tasfiyeler 2012-2013 Troika yönetimi döneminde gerçekleşti ve bu yönetimin ortaklarından biri de Nahda Hareketi’ydi. Kolları aracılığıyla gizlice ortak olduğu söylenir, her halükarda siyasi ve ahlaki olarak bu tasfiyelerden sorumlu tutulmuşlardı.
Siyasal İslam hareketlerinin sağlıklı ve isabetli bir dönüşüm gerçekleştirmesi, çağın araçlarını kullanarak modern ve adil bir toplum inşa etmek için çalışmaları -ki kendi sabiteleri ile çelişmektedir- mümkün değildir. Bugün gözümüzün önünde Sudan, Cezayir, Libya ve başka yerlerde cereyan eden, modern devlete ulaşma çabasıdır. Zira bu devletler, yarım asırlık bir sıkıntıdan kurtulmak, bu yüce dini dar kalıplara hapsedip tahrif eden bir kesimden uzak kalmak için bir mücadele çizgisi yürütüyorlar.
Son söz:
Siyasal İslam cemaatleri iktidara geldiklerinde, dinin gücünü bir baskı aracı haline getirip kısa sürede siyasi savaşlara girecekleri, hemen akabinde söylem savaşlarını kanlı savaşlara dönüştürecekleri, üzerindeki yaşadıkları vatanı yaşanmaz hale getirecekleri muhakkaktır.
TT
Kurdun kellesi
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة