Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

​Devlet, din ve ahlakta “marufu” yeniden tesis etmeliyiz

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın birkaç gün önce Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda, devletin ve siyasi rejimin iki temel görevini belirledi; Birincisi, genel olarak vatandaşların ve özellikle gençlerin yaşamlarını, onları büyük kalkınma süreçlerine dâhil etmek suretiyle iyileştirmektir (Vizyon 2030). İkinci görev, kanun gücü, düzenliliği ve disiplini aracılığıyla ve dış saldırganlığı engellemek adına diplomatik, güvenlik ve askeri kabiliyetler vasıtasıyla egemenliklerini, özgürlüklerini, onurlarını ve haklarını hem içeride hem de dışarıda korumaktır.
Suudi Veliaht Prensi'nin söylediği, BM’nin kurulmasından (1945) ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ilan edilmesinden sonra (1948), 20. yüzyılın ikinci yarısından beri uluslararası ve insan hakları alanında iyi olarak görülen(maruf) veya kabul edilen şeylerdir. Bunca yıl, yüzlerce farklı kalkınma programı ve yüzlerce küçük ve büyük savaşın yaşandığı doğrudur.
Bununla birlikte, Kuzey Kore, İsrail ve İran gibi birkaç rejim dışında büyük ülkeler de dâhil olmak üzere hiçbir ülke bu ilkelerin, normların ve amaçların dışına çıkamadı.
Nitekim 20. yüzyılın ikinci yarısının başından beri Araplar, özellikle de 1979'dan sonra, İsrail ve İran gibi iki tuhaf ve sıra dışı rejimle kendi bölgelerinde ve etraflarında yüzleşme talihsizliğini yaşadı. Bu iki taraftan gelen tehdit, toprağın işgali, öldürme, yer değiştirme, demografik değişim şeklinde tecelli etti. Bu alanlardaki saldırganlıklar, en yoğun haliyle ve pervasızca günümüze dek yaşandı.
Bu iki ülkenin Doğu Arap bölgesi ve Körfez’de devletlerinin temel işlevleri üzerinde olumsuz etkileri olmuştur. Bu olumsuz etki Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri ile sınırlı kalmadı, Filistin, Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen gibi ülkeleri de içerisine aldı. Maruz kalınan kötülük kalkınmanın sekteye uğraması ile sınırlı kalmadı, bilakis bağımsızlığın kaybı ve ulus devlet deneyiminin başarısızlığı şeklinde de tecelli etti. Körfez ülkeleri kayda değer bir dokunulmazlık sağlayabildiler. Bununla birlikte, İran devriminden ve hatta ondan önce bile, yalnızca İsrail’i (Mısır, Suriye, Ürdün, Filistinliler ve Lübnan’a yardım ederek) dikkate almak zorunda kalmadılar, aynı zamanda bugün Yemen’de ve Doğu Arap bölgesinde yaptıkları gibi devrimci İran’ın saldırganlığını önlemek adına sürekli olarak silahlanmak zorunda kaldılar.
Devletlerin yetenekleri ve refahları ne olursa olsun, bu silahlanma yarışının bu devletlerin sürdürülebilir kalkınma programlarını ve diğer Arap Devletlerine yardımcı olma kapasitelerini olumsuz etkilediği şüphe götürmez bir gerçektir.
Bu da diğer Arap ülkelerinin hem kalkınma hem de istikrar ve bağımsızlık anlamında geri kalmasına neden olmuştur.
Prens Selman’ın vurgu yaptığı gerçekliğin ilki işte budur. Mısır'ın ve Doğu Arap ülkelerinin mücadele verdiği, İsrail ve İran tarafından görmezden gelinen gerçeklikler…
İsrail şimdi ABD’den aldığı destekle her türlü ihlali ve saldırganlığı yapabiliyor.
Devrimci İran, ABD ablukası nedeniyle büyük bir zorluk ile karşı karşıya; bu ablukanın açıkça ilan edilen üç nedeni var:
İlki, İran’ın Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'deki milislerine bile verebildiği balistik füzeler.
İkincisi ise nükleer silah üretme kapasitesi.
Üçüncü sebep, bölgenin diğer ülkelerini istikrarsızlaştırmakta ısrar etmesi…
Kolları Suriye, Libya ve Katar'a kadar uzanan Erdoğan Türkiyesi, bu konuda adeta İran ile yarış halinde…
Veliaht Prens Muhammed bin Selman görmezden gelinen ikinci bir gerçekliğe-dini bağlamda-gerek bu röportajında gerekse önceki demeçlerinde işaret etmiştir.
1979 yılını “dinin güzel gördüğü davranış biçimlerini (Maruf)” terk ettiğimiz bir dönüm noktası olarak görür. Bu tarihte ortaya çıkan üç tehlikeli gelişmeye vurgu yapar: Devrimi ihraç etme adı altında diğer ülkelere müdahale etmeyi anayasal bir kural haline getiren İran Devrimi.
İkincisi, Cuheyman’ın bütün dini vecibeleri, gelenekleri ve ahlâki kıstasları bir kenara bırakarak Kâbe’ye baskın yapması.
Üçüncüsü ise,  “cihad ve cihatçılık” kültürünü ortaya çıkaran Afganistan savaşının başlamasıdır.
Bu kültür İslam'ı küresel bir sorun haline getirmiştir. Kuşkusuz, tüm uluslararası ve bölgesel aktörler, cihatçıları 2001 olaylarından önce ve sonra kullanmıştır ve hala da kullanmaktadır.
Kuşkusuz İsrail ve İran'ın siyasi ve jeopolitik bağlamdaki anormal davranış biçimlerinin, büyük ölçüde, uluslararası düzen ve büyük güçlerin çatışmaları neticesinde şekillendiği söylenebilir.
Dini bağlamda ortaya çıkan anormal tutumlara gelecek olursak, elbette ki bunda hepimizin bir şekilde sorumluluğu var, hatta sorumluluğun büyüğünün bizde olduğu söylenebilir.
Suudi veliaht Prensi 1979 öncesi kültüre geri dönmemizi istiyor. Bu nasıl yapılabilir? Dünya İslam Birliği (Rabıta) tarafından geçtiğimiz haftalarda Mekke’de düzenlenen "İtidal ve Orta Yol" konferansında buna dair bir adım atılmış oldu.
Kitap ve Sünnete ve tarihsel tecrübeye dayalı olarak iyilik, makul davranış, itidal, ılımlılık olarak niteleyebileceğimiz ”maruf” kavramının genel çerçevesi belirlenmeye çalışıldı.
Kur’an’da bu kavram, “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. Marufu/İyiliği (Kur’an ölçülerine uygun olan davranışları) emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah'a inanırsınız.” (Al-i İmran, 3/110) şeklinde gelmiştir.
Bizler sürekli olarak “Maruf” kavramının çerçevesini belirlemeye ve en azından belli konularda fikir birliğine varmaya gayret ediyoruz. Elbette ki bu devamlılık isteyen bir süreçtir. Tüm insanlık ile beraber ortaya koymaya çalıştığımız temel kıstaslar türedi şeyler değildir. En son yayımlanan “Mekke Bildirgesi”, Vatikan Devlet Başkanı Papa Franciscus ile Ezher Şeyhi Ahmet et-Tayyib arasında Abu Dabi’de imzalanan “İnsani Kardeşlik” belgesi, Fas’ın Marakeş kentinde gerçekleştirilen “İslam Ülkelerinde Dini Azınlıkların Hakları” adlı uluslararası konferansta yayınlanan bildiri, geleneksel İslami kökleri Kur’an’a dayanan “maruf” kavramının temel çerçevesini belirlemeye yönelik önemli adımlardır. Kavrama küresel bir hüviyet kazandırılmıştır. Dolayısıyla, dini kurumlarımız ve âlimlerimiz “maruf” kavramına dair yeni düşünceler ve görüşler ortaya koyma ve söz konusu kavramla ilişkili meseleleri ve alt başlıkları derinlemesine tahlil etme adına kendi aralarında ve dünyadaki dini ve kültürel organlarla birlikte çalışmaya devam etmelidir. ‘Bütün bu meseleler dinimizde zaten var, bizler sadece bunları yeniden ortaya koyuyoruz’ diyenler çıkabilir. Meseleyi anlama bağlamında makul bir gerekçe olabilir. Ancak fıkıhçılarımız da çok iyi bilirler ki “icma” dini hüküm ifade eder ve bağlayıcıdır. Demek istediğim bir şeyin yeni veya yeniden ortaya konması sorun değildir, yeter ki üzerinde fikir birliği (icma) oluşsun. İbn Akil ve İbn Kayyım el-Cevziyye meseleyi şu şekilde netleştirmişlerdir: Maslahat gerçekleşmiş ise Allah’ın hükmü ortaya çıkmış demektir, zira bu ümmet dalalet üzerinde ittifak etmez.
Günümüzde üç ana zorlukla karşı karşıyayız: ilki, dindeki huzurun yeniden tesis edilmesi. Yeni bir “maruf/iyilik” düşüncesini –küresel çapta ve insancıl yönüyle- oluşturabilmeliyiz. İkinci zorluk; yönetimde hakkaniyeti ve adaleti esas alan, kalkınmaya öncelik veren, başarılı ve kendini dış müdahalelerden koruyabilen bir ulus devletin inşa edilmesi.
Üçüncüsü, dünya ile olan ilişkilerimizi din, adalet, ahlak, huzur, tanışma ve merhamet temelinde düzeltmek. 
İşin ehli insanların görev aldığı güçlü, adaletli ve başarılı ulus devletler dünya barışı ve ilerlemesinin bir parçası haline gelebilir.