Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Körfez göz göre göre ateşe atılmanın eşiğinde

Kim yapmış olabilir ki? Umman Körfezi'ndeki petrol gemilerini kim patlattı? Kendi görüşümü bir kenara bırakarak Twitter üzerinden Pazar günü (Pazartesi gecesi) benzer bir soru sordum ve 24 saat boyunca verilecek cevapları bekledim. ‘Körfez’deki tankerlere kim saldırdı?’ yazarak üç ihtimal sundum: ‘İran, Amerika, Üçüncü taraf’, 24 saat sonra nihai sonuç şuydu: İran diyenler yüzde 57, ABD diyenler yüzde 25 ve üçüncü taraf diyenler yüzde 18!
Bu anketin bilimsel şartlardan mahrum "ham" bir anket olduğunu biliyorum. Ancak aynı zamanda bu anket kamuoyunun nasıl düşündüğünü ve eğilimlerin hangi yönde olduğuna işaret eden bir gösterge… Saldırının İran tarafından gerçekleştirildiğine inanan bir çoğunluk var, ancak bu ezici bir çoğunluk değil ve örneğin dörtte biri (yüzde 25) ABD olduğuna inanıyor! Hiç de azımsanmayacak bir oran üçüncü taraf yaptı diyor. Bu sonuncu grup, belki görünmez veya beklenmedik aktörlerin olabileceği yönünde bir tasavvur ortaya koymuş oluyor!
Bu kısıtlı istatistik çalışması bizleri iki gerçeğe sevk diyor: Birincisi, saldırının kimin tarafından gerçekleştirildiği, kamuoyunun ilgi duyduğu, öncelikli bir konu olduğu anlaşılıyor. İkincisi, farklı pencerelerden medya bombardımanına maruz kalan halk, saldırıyı kimin yaptığına dair farklı görüşler ortaya koymuştur. Ya da belki de önyargılardan ötürü duygular öne geçmiş olabilir! Saldırıyı kimin yaptığı sorusunu tamamlayıcı mahiyetteki mantıklı bir soru da, “bundan kim faydalanacak” sorusudur. Körfez’den dünyaya doğru ilerleyen tankerler seyir halindeyken korku ve dehşet yaymaktan istifade eden kimdir?
Bu sorunun mantıklı cevabı, bir takım kanıtlar göz önüne alındığında İran’dır. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani haftalar önce, "İran petrol ihraç edemezse, ihracatın başka yerlerden yapılmasını da önleyeceğiz" dedi. Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ise konu hakkında, "Ekonomik ablukayı uygun yollarla aşacağız" dedi. İki defa gerçekleşen petrol tankeri saldırısı -ilki Mayıs ayında ikinci saldırı Haziran ayında gerçekleşti- belki de Tahran için söz konusu olan uygun yoldur.
İran şimdilik hedeflerine ulaşmış gözüküyor (en azından Tahran'ın bakış açısına göre); krizle boğuşan ve enerji piyasasını dengelemek için mücadele eden küresel piyasada petrol fiyatını yükseltti. Gaz ve petrol fiyatları bir anda yükseldiği gibi petrol tankerlerinin ve Körfez’deki gemilerin geçiş sigorta maliyetleri de yükseldi. Bu maliyetler bir yandan Batılı tüketici tarafından, diğer taraftan ise Körfez ülkelerindeki Arap tüketici tarafından karşılanıyor. Saldırı ayrıca bölgede korku yarattı ve ‘en kötü senaryo’ beklentisi, Körfez başkentlerindeki yerel borsaların olumsuz etkilenmesine neden oldu.
Sıraladığımız üç etki geçiciydi. Tahran'ın gerçekleştirdiği en büyük hedef (kendi bakış açısından da), ülke içindeki morali yükseltmek ve ulusal fanatizmi güçlendirmektir. İran kamuoyuna şu mesaj verilmiştir:  ‘Ekonomik savaşın sonuçları konusunda sessiz kalmayacağız ve sahada neler yapabileceğimizi göreceksiniz, çünkü bizler küçümsenmemesi gereken bir güce sahibiz, kalbinizi ferah tutun “masum” liderimiz muzaffer olacaktır!’
Saldırıya dair görüntülerin İran resmi medyası tarafından hızlı bir şekilde servis edilmesi bunu kanıtlar niteliktedir. Bazıları, İran’ın kıyılarından en fazla 14 deniz mili uzaklıktaki tankerlerin yandığını gösteren cep telefonu kamera görüntüleridir. Bu gerçekliğe Tahran'dan veya başka yerlerden İranlı yetkililer tarafından yapılan açıklamaları eklersek resim aslında tamamlamış olmaktadır. Londra'daki İran büyükelçisinin geçen Pazartesi akşamı CNN'den Christina Amanpour ile gerçekleştirdiği röportajı bu bağlamda zikredebiliriz.
Açıkça şunu söylüyor: "Körfez bölgesinin istikrarı adına, Arap ülkeleri, Körfez'in güvenliğini ve bölgenin istikrarını korumak için vakit kaybetmeden İran ile müzakerelere girmelidir." Diplomatın fark edemediği şey, "istikrarsızlığa" neden olan eylemlerin varlığını dolaylı olarak itiraf etmiş olmasıdır. ‘Bölgesel müzakere/diyalog’ söylemi son dönemde sık tekrarlanır oldu. Cevad Zarif tarafından birkaç hafta önce Bağdat'ta yapılan bir açıklama da bu yöndeydi; "bölgesel diyalog forumu" kurulması çağrısında bulundu. Tabii ki bu forumdaki müzakerelerin istenen sonuçları verebilmesinin iki şartı vardır (yine İran bakış açısıyla); Birincisi, müzakerelerin tek taraflı olmasıdır, yani bir yanda sadece İran, diğer yanda diğer Körfez Arap ülkeleri tek bir taraf olarak olmalı.
İkincisi, Arap tarafının, belki de uluslararası örgütler aracılığıyla büyük devletlerin donanmalarının Körfez sularını terk etmesini onaylamasıdır! Yani Uluslararası tarafların tarafsız hale gelmesi! CNN'den Amanpour İran büyükelçisine şunu sordu, "tankerlerin patlatılması işini kim yaptı?" Dedi ki: "Kesinlikle biz değiliz." Ardından Amanpour şunu söyledi “Koridorların güvenli olduğunu söylüyorsunuz, çünkü Hürmüz Boğazı'nı ve çevresindeki denizleri kontrol eden güçleriniz var.” Elçi buna karşılık olarak “Tüm deniz koridorlarını izleme yeteneğine sahip değiliz!” dedi.
Tahran'ın bu konudaki (tankerlere yapılan saldırı) önerileri, mantıksal süzgeçten geçirildiğinde, tamamen tutarsız olmasa da çelişkili olduğu açıktır. İran parlamentosu başkanının tankerlere yapılan saldırının arkasında ABD’nin olduğunu söylemesi, hemen ardından medyanın-tüm garabetine rağmen- bu açıklamayı benimseyerek kamuoyuna servis etmesi, medyadaki çarpıtma kampanyasının hangi boyutlara ulaştığını açıkça ortaya koymaktadır. İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerini yükselteceğine dair son adımına, Avrupalılara ABD’ye karşı pozisyon almaları için sadece 20 günlük bir süre vermesine bakacak olursak, gerilimi hangi tarafın artırmaya çalıştığı -ki belki de hiç kimse bunu arzu etmiyor- meselesini daha net bir şekilde görmüş oluruz. Bu süreç, “kendiliğinden” çatışma oluşturabilecek dinamitler taşıyor!
Bu, bugün Tahran'ın karşı karşıya kaldığı çıkmazın bir resmidir ve Arap (Basra) Körfezi adı verilen barut fıçısı, tüm olanakları içerisinde barındırıyor, öyle ki İran’ı göz göre göre bir yanlışlığa sürükleyebilir. Kendimizi Tahran'daki karar vericinin yerine koyarsak, şu anki durum, kuşatmanın İran halkının midesini ekşitmeye başladığını ve ekonomik ve politik sistemin hareketini kısıtladığını söylüyor. Bu şartlarda açık savaş mümkün değilse de, Tahran'ın "kutsal ilahi rejimi" korumaya yönelik seçenekleri ortadadır, denklemi değiştirecek olan (aynı zamanda Tahran'ın bakış açısıyla) "bomba" adı verilen bir sigorta poliçesi edinme yarışına girmiş gözüküyor, zira bir çatışma iklimi arzu ediyor. Çünkü özellikle Tahran'ı ziyaret eden ilk Japon Başbakanı’nın Tahran'ı müzakere masasına oturmaya ikna edememesinin ardından müzakere olasılığı kalmadı.
Arabuluculuk konusundaki başarısızlığa sadece Japonya maruz kalmadı diğer arabulucular da İran rejiminin kibirli tavrı nedeniyle bu başarısızlığa maruz kaldılar. İran açısından seçenekler azalmaya başladı, ayrıca ABD, tanker geçişlerini gözetleyebilecek erken uyarı sistemleriyle donatılmış güçlerini bölgeye göndermeye başladı. Bu durum Tahran'ı uyuyan hücrelerini harekete geçirmeye sevk edebilir. Ancak bu bile genel resimde küçük bir çizik oluşturabilir, dolayısıyla da fazla bir değişikliğe neden olmayacaktır. Mevcut seçenek ise, ya göz göre göre bölgeyi ateşe atmak ya da müzakere masasına oturmak.
Son söz:
İran rejimi, etrafındaki devletlere olan nefretini, rejime atfedilen kutsallık kisvesi ile kapatmaya çalışıyor. Bölgeye yaptığı saldırıları da kendini savunma hakkı şeklinde lanse ediyor. Rejimin dağılma korkusu fitil mesabesindedir, taşıdıkları inanç ise fitili ateşleyecek kibritten ibarettir!