2011 yılında Arap dünyasında meydana gelen hareketlerden sonra Venezuela, Rusya, Çin, ABD, Cezayir ve Sudan’a kadar son yıllarda muhalifler tarafından sivil devlete yönelik çağrılar arttı.
Tabi söz konusu çevrelerde “erdemli şehre” dönüşen sivil devlet, herhangi bir şey ifade etmiyor. Çünkü muhaliflerin kendi devletleri ve rejimleriyle olan sorunları birbirinden tamamen farklılık arz ediyor. Trump’tan rahatsız olanların sorunları, Putin’den rahatsız olan Rusların sorunlarından farklıdır. Üstelik bu ikisi, çoğunluk tarafından seçilmiştir. Trump, Putin ve Maduro, dini ya da askeri kökenli liderler değildir. Beşşar Esed ve Hindistan Başbakanı’nın yanı sıra tüm bu liderler, laiklikle gurur duyuyor ve laikliği demokrasiyle eşit tutuyor. Aynı zamanda onlar -özellikle Putin- liberalizme karşı rahatsızlığını dile getiriyor.
Aslında sorun, 16’ıncı yüzyılda Protestanlar ve Katolikler arasındaki çatışmaya kadar gidiyor. Protestan yanlısı Martin Luther, Tanrı ve insan arasında kilisenin arabuluculuğuna gerek olmadığını düşündü. Aynı zamanda o, kilisenin siyasi görevlerinin bulunmadığını savundu. Bunun için Avrupa’da Protestan ayrılığı başarılı olduğu ve birçok kimse, Katoliklerin baskısı altında ABD’ye yürüdüğü zaman inancı, bireyin vicdanına yerleştiren ve devlet yönetiminden sivilleri sorumlu tutan yeni gelenekler ortaya çıktı. Bu iki düşünce(inancı, bireyin vicdanına bırakmak ve devlet yönetiminden sivilleri sorumlu tutmak) filozof John Locke’ta bir araya geldi. Locke, sivil yönetim(1684-1685) ve hoşgörü(1689) hakkında iki risale yazdı.
17’inci yüzyılda feodalizm sonrası süreçte monarşi rejimlerinin kurulmasının ardından sivil yönetim, tuhaf ya da yeni bir mesele değildi. Bunun için Locke’un hoşgörü konusundaki risalesi dikkat çekti. Şöyle ki, Protestanlar ve Katolikler arasında dini çekişmeler ve hakikate ya da doğru inanca kimin sahip olduğu konusundaki tartışmalar devam etti. Locke, bireyin inancının siyasi ve dini otoriteden kurtarılması gerektiğini söyledi. Çünkü Tanrı ve insan arasındaki inanç meselesi, özel bir durumdur. Bunun için her inançlı kimse, iman konusunda durumunu Tanrı’ya havale etmelidir. Aynı şekilde, devlet de din meselesinde tarafsız olmalıdır. Devletin halk üzerindeki otoritesi ise toplumsal ve siyasal sözleşmeye ya da genel iradeye dayanmalıdır.
1789 yılında Fransız devrimi çıktığında bu bilinç, tam olarak yaygın değildi. Bunun için Jakobenler, Katolik din adamlarına baskı yaptı ve Napolyon’un iptal ettiği akıl dinini tesis etti. Fakat buna rağmen Fransız devrimi, vatandaşlık ve genel oylama ile laiklik yani din ve devletin ya da siyaset ve kilisenin birbirinden ayrılması konusunda fikirler ve uygulamaları sundu. Sivil yasalar, sivil devletin temel alameti haline geldi. Vatandaşlar, eşit bir şekilde farklı alanlarda sivil yasalara göre yönetildi. Devlet yönetimleri kanun çıkartıp parlamentolar bu kanunları kabul etti. Güçler ayrılığı yani yargının yasama ve yürütmeden bağımsız olması garanti haline geldi. Fransa’da 1905 yılında kanunlar çıkartılarak bu durum zirveye ulaştı. Bu konuda Fransa’yı farklı şekillerde diğer Avrupa ülkeleri takip etti.
Bu durum, kültürel ve siyasal alana nasıl ulaştı? Geleneklerden kaynaklanan dini hoşgörü ile Kur’an ve İslam ülkelerinin diğer dinleri tanıma noktasında önemli sorunlarımız yoktu. Fakat diğer dinler, Osmanlı döneminde devletin ayrımcılık yapmasından şikâyetçiydi. Çünkü politik alanı reforme etmeye yönelik girişimler ve baskılar vardı. 1809-1857 yılları arasında çıkarılan Osmanlı fermanları, vatandaşlık ilkelerine ve kanun hükmüne çok yakındı. 19’uncu yüzyılın yarısından sonra devlette meydana gelen bozulma, laikçilerin ya da sivillerin dine karşı ayaklanmasından kaynaklanmadı. Aksine bu bozulma, devletin farklı bölgelerinde meydana gelen ulusal uyanıştan ve azınlıkları desteklemek için sömürgeci ülkelerin devlet yönetimine ve “hasta adam” hilafetine müdahale etmesinden kaynaklandı.
1805’ten itibaren Mısır, birçok meselede Osmanlı hâkimiyetine bağlı değildi. Zira Arnavut kökenli Mehmet Ali Paşa ailesi Mısır’ı tek başına yönetti. Bunun için Şam diyarından ve Balkanlardan siyasal ya da kültürel anlamda baskı hisseden herkes Mısır’a sığındı. Bu nedenle modern kültürü yaymak, ticaret ve gazetecilik için birçok Lübnanlı ve Suriyeli Mısır’a sığındı. Mısır’a sığınanlar arasında Fransa’daki laiklikten ya da İtalya’daki milliyetçilikten etkilenmiş Edip İshak, Farah Antun ve Abdurrahman el-Kevakibi gibi şahsiyetler vardı. Her halükarda 1902 yılında Muhammed Abduh, Fransa’daki laik atmosferi Mısır’a taşımak isteyen Farah Antun’la tartıştı. Muhammed Abduh, bu konuda tartışmaya gerek olmadığını ve İslam’daki yönetim sisteminin sivil olduğunu söyledi. Abduh, bu konuda detaya girmemesine rağmen İslam tarihinde yönetimin dini kökeni mevcut değildi. Çünkü Ehl-i Sünnet’e göre lider, “ehl-i hal ve’l-akd” aracılığıyla millet tarafından seçiliyordu. Muhammed Abduh zamanında “ehl-i hal ve’l-akd”, seçilmiş parlamentodaki milletvekilleriydi. Muhammed Abduh, 1905 yılında vefat etti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1924 yılında halifeliği kaldırmasının ardından hilafet meselesi ortaya çıktığı zaman Ali Abdurrazık, “İslam ve Usulu’l-Hukm(1925)” adlı kitabında hocası Muhammed Adduh’un düşüncelerini değil de Locke’un sivil yönetim ve hoşgörü düşüncesini tercih etti. Abdurrazık, bunu bir dipnotta dile getirdi.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında ve sonrasında ulusal devletlerin ve askeri kökenli yöneticilerin ortaya çıkmasıyla birlikte sivil yönetim anlayışı yeniden gelişti. Sivil yönetim, dini ve askeri olmayan yönetim demekti. Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, 1980’lerde sivil devlet kavramını yineledi. Bununla o, Velayet-i Fakih rejimine ve askeri yönetime tepki gösterdi. Sünni Müslümanlar, Şeyh Şemseddin’le tartışmalarında bu başlığa pek çok kez değindi. Çünkü onlar, laikçilere benziyorlar ve sivil kanun ile şeriatın uygulanması konusunda sorular soruyorlardı.
Şeyh Şemseddin; atmosferin, hâkimiyet, şeriatın tatbikatı ve Velayet-i Fakih gibi sonradan icat edilen meselelerle zehirlendiğini dile getirdi. O, şu anki meselenin diktatörlükten kurtulma, ulusal devlete sivil içeriğini yeniden kazandırma ve ulusal devletin insanlarla ve çevresindeki dünyayla ilişkisini yeniden sağlama olduğunu belirtti.
Sudan ve Cezayir olaylarından ve sivil yönetim söylemlerinin yeniden yükselişe geçmesinin ardından Şeyh Şemseddin’i zikrettim. 1989 ve 1990 yılında görüştük. Beşir ve Türabi’nin darbesi kendisini çok rahatsız etmişti. Aynı şekilde seçimlerde İslami Kurtuluş Cephesi’nin kazanmasına rağmen Ali Bilhac’ın demokrasiye karşı tutumları kendisini rahatsız etmişti. Şeyh Şemseddin, o dönemde bize şunu söyledi: “Biz, Lübnan atasözünün dediği gibi insanlar dönerken değirmene gidenler gibiyiz.”
Kısaca sivil devlet, vatandaşlık, tanışma, hoşgörü, güçler ayrılığı, serbest seçimler ve kanun yönetimidir. Bunlar, askerlerde, popülistlerde ve dini animistlerde mevcut olmayan unsurlardır.
TT
Her dilde sivil devlet söylemi
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة