Bülent Şahin Erdeğer
TT

Gelenek: İnsanlığın ortak hafızası

İnsanlık tarihi aslında anlama ve anlaşma yani iletişim ilişkileri tarihidir diyebiliriz. İnsan, doğumundan itibaren bir hafıza sahibidir. Bebeklikten erişkinliğe erişkinlikten de ölene kadar çevresinde gördüğü her nesne ve imgeyi beyninde fotoğraflar. Her nesneye isimlendirebilecek bir tanımlama yapar. Bu tanıma ve tanımlamaları sonucu birikimsel olarak gelişen insan hafızası içeriğine bağlı olarak bilinci şekillendirir. 
İnsan bilinci, yaratılışından gelen fıtri yönelimleri ve doğum sonrası edindiği öğrenimleriyle inşa edilir. İşte bu inşaya katkısı şüphesiz diğer insanların etkisidir. Öncelikle anne-babasıyla başlayan, kardeş ve arkadaşlarıyla süren, öğretmenleriyle süregelen bu oluşum insan kişiliğinin örülmesini sağlar. Bu süreç nesilden nesile aktarımla insanlar arası ortak bilinçlerin açığa çıkmasını da sağlar. Bu Rabb’in sünnetidir. İnsanlar başta da belirttiğimiz gibi anlayan ve anlatan canlılardır. Anlamak ve anlatmak yani iletişime geçmek beşer türünü insanileştirir.
Kutsamak ve reddetmek değil ıslah etmek
Anlamak -> Anlatmak -> İletişim -> Bilinç
zinciri insanı insan yapan ve döngüsel olarak trilyonlarca kez tekrarlanan ilahi bir yasa (sünnetullah)tır. Bu bağlamda insanlık dediğimiz ortak tarihsel hafıza, insanın tekilinin kendini çoğaltarak başarmasından başka bir şey değildir. Gelenek olarak tanımlanan olgu da insan birikiminin çoğul/ortak hafızasından başka bir şey değildir. Akli olarak vardığımız bu sonuçla Kur’an’a yaklaştığımızda insan tekiliyle ilgili tüm tanımlama ve uyarılar insanlığın ortak hafızası olan gelenek için de geçerlidir.
Gelenek, insani olanın ta kendisiyse insanın insani olanla çatışmasının tek başına bir anlamı da kalmamaktadır. İlahi rehberliğin de işaret ettiği üzere insan, insani başarılar ve güzelliklerin yanı sıra zaaflar ve hataları da anlama-anlatma-iletişim ve bilinç zincirinde üretebilmekte ve çoğaltabilmektedir.
Dolayısıyla Kur’an insani olanın yok edilip ilahi olanın insanın özgür iradesinin tüm sonuçlarının yerine geçirilmesini istememektedir.
Böylesi bir düşüncenin doğruluğunu varsaymak ‘insan’ın hiçe sayıldığı kaderciliği ve teokrasiyi doğurur. İnsani birikimlerin toptan reddi ve yerine Tanrısal sözün ikamesi fikrine katılmayan Kur’an, hem tekil insan olgusuna hem de insanların ürettikleri ortak hafızaya (geleneğe) makul bir çözüm sunmaktadır. İnsan hem tüm varlığın önünde eğileceği donanıma bilmenin verdiği değerle sahiptir hem de acelecilik, kibirlenmek, önyargılı olmak hevasına tabi olmak gibi zaaflarına yenilenerek kendi acıklı sonunu da üretmeye eğilimlidir.
Dolayısıyla olumlu yönlerini yani mar’uf geleneğini korumalı, geliştirmeli ama zaaflı yönlerini de (geleneğindeki münker yönleri de) ıslah etmelidir.
Tıpkı insan tekilinde olduğu gibi insanlığın genelinde de aynı ilahi yöntem izlenir. Hiçbir insan yaptığı hatalar dolayısıyla tamamen gözden çıkarılıp reddedilemeyeceği gibi hiçbir insani birikim (gelenek) de toptan reddedilemez.
Bunun tersi de geçerlidir hiçbir insan yaptığı doğrular sebebiyle hatasız kabul edilmeyeceği gibi hiçbir insani birikim toptan teslim olunacak hakikat umdesi olarak görülemez.
Yapılması gereken şey vahiy ve aklın sorgulamasıyla faruk bir perspektifle hem özelde insanı hem de o insanların ürettikleri ortak hafızayı korumak, geliştirmek ve hatalardan temiz tutmaya çalışmak olmalıdır.
İnsan kendi kendisini yeterli görme sapmasını (mustağnilik) işlemekte, hatalarını vahiy ve akıl yoluyla düzeltmek yerine onlara esir olmakta, hatalarını mutlaklaştırarak kendi benliğine yabancılaşmaktadır. Kendi benliğine yabancılaşanların oluşturdukları ortak hafıza da tıpkı mikro düzeyde olduğu gibi makro planda da İlahi rehberlikten ve akli yasalardan bağımsızlaşmış, doğal hukuka uygun olup olmadığı gözetilmeksizin tabu haline getirilmiştir. Tabulaşan ortak hafıza da kitlesel yabancılaşmayı doğurur. Yabancılaşma diğer ifadeyle Allah’tan başka mutlaklar üretme eğilimine karşı sürekli bir sorgulama hali içinde olunmalıdır. Ortak hafızayı diri tutacak olan, özeleştiri bilincini yaşatacak olan bu sorgulama hali olacaktır.
Sorgulama yapanlar tarih boyunca hep azınlıkta kalsalar da onların yaşattıkları bu damar sayesinde toplumsal çöküşlerin önü alınmış en azından geciktirilmiştir. Peygamberler, filozoflar, aktivistler ortak hafızayı yenileyen, doğrularla yanlışları fark ettiren kişiliklerdir.
Kişisel ya da toplumsal yabancılaşmaya (alination) “Anlamak -> Anlatmak -> İletişim -> Bilinç” döngüsünü kilitleyen; kendi kendini yeterli görme -> Mutlaklaştırma (Tabu/Dogma) -> Monolog -> Taklid sürecini kırmak için furqan yani vahyin ve aklın rehberliğinde yeniden “anlama” basamağına geri dönmeye ihtiyaç vardır.
Şayet bu yöntem sağlıklı zeminlerde iletilmezse kişisel hafızanın mükemmelleştirilmesi ve kendi kendine yeterli görülmesi ve beraberinde gelenek dediğimiz ortak hafızanın doğru-yanlış ayırt edilmeden kendi kendine yeterli görülmesini doğuracaktır.
İşte bu kişisel ve toplumsal/tarihsel kendini beğenmişlik “Şahsiyetçilik/Gelenekçilik” olarak tezahür etmektedir. Çelişik gibi dursa da insanın zaaflarını ıslah etmemeye yönelik tercihinin çoğul hali geleneğin sırf gelenek olduğu için idealize edilmesinde yatmaktadır.
Şahsiyetin özgür iradesini öldüren gelenekçilik aslında toplumun ortak kimliğinin bireyciliğidir. Burada karşılaştığımız ikinci çelişki ise geleneği bu toplumsal mustağniliği sebebiyle toptan reddeden ve bireyin tekil özgürlüğüne vurgu yapan protest tavırda bulunmaktadır.
Protest tavırdaki mar’ufu ve münkeriyle toptan bir toplumsal hafıza reddi ise aslında sorgulayıcı gibi gözükse de kişilerin tekil yeterliliklerinin (mustağniliklerinin) ilanı anlamına gelir. Ama çelişkiler burada bitmez.
Üçüncü çelişki sadece metin ve onu anlayan bireye vurgu yapan bu protest söylemin İnsanın özgür iradesi ve akletme, bütüncül değerlendirme, iyi ile doğruyu ayırt etme işlevlerini de unutarak harfi harfine sadece metne bağlı kalma söylemini geliştirmiş olmasıdır.
Garip olan, ortak birikime toptan reddiye çeken bu yaklaşımın çok katı ve şekilci bir fundamentalizmi doğurmasıdır. 
Yani ortak birikimi yok sayanların o ortak birikimde zenginleşen ve esneyen, hikmetin en az münker kadar içinde bulunduğu ortak paydadan daha hoşgörüsüz, farklı gördüğüne daha katı ve mutlakiyetçi bir tarzı insanı ezdiği için protest olarak ortaya çıkan bu söylem geliştirmiştir. Redd-i miras üzerine kurulan bu tepkisellik aslında içten içe reddettiğini kendinde gerçekleştirmektedir.
Bu anlamda Kur’an kıssalarındaki örneklik toplumsal birikime karşı adaletli, doğrularını sahiplenerek geliştiren yanlışlarını da sorgulayarak ıslah eden kitlesel bir nefs tezkiyesini öngörür.
Nasıl ki tekil olarak bir şahsiyeti yaptığı hatalardan dolayı toptan gözden çıkartmıyorsak onun doğrularının hakkını verip hatalarını düzeltmesine yönelik çaba gösteriyorsak o tekil bireylerden oluşan ve nesilden nesile bize aktarılan bilgelikler ve cahillikler bütünü olarak bizim olan geleneğimizi de aynı usul ile ıslah etmekle memuruz. Gelenekçi olmamakla ancak geleneği toptan yok saymamakla yani...
Modernizm doğum koşullarındaki sosyo-kültürel ortam gereği geçmişi reddetme temeli üzerine kurulmuştu. Kutsaldan, eskiden kurtulma ve daima yeniye ilerleme, eski olanı yok edip yeniyi ikame etme felsefesi üzere inşa olmuştu.
İşte böylesi bir söylem kutsal metinlere yaklaşımları da etkiledi. Modern okuma tarzı tüm geleneği toptan reddederek metne sıfır bir zihinle yaklaşmaktaydı. Ancak sıfır zihin doğal olarak mümkün olamayacağından kutsal metne yaklaşan okur kendi şahsi (tekil) birikimini geleneksel (ortak) birikimin yerine koyarak metne anlam yüklemeye başladı. Doğasında hafızasızlık olan bu bakış böylece bireyin kendi hatalarını görmemesini ve kendi edimlerinin tümünü mükemmel-doğru olarak algılamasını doğurdu.
Paradoksal biçimde metne harfi harfi/lafzi yaklaşan bu zihin, sıfır zihin iddiasıyla metinle baş başa kalırken sadece metnin iradesini öncelediğini ilan etti.
Bu ilanın sonucu ise o metnin harfi harfine uygulanmaya çalışılması yani fundamentalizm oldu.
Sadece metne, ama o metni şekillendiren zemin ve ilk muhatapların yok sayılarak yapılan bu vurgu, ortak birikime tekil insanın özgürlüğünü sınırladığı için isyan eden/protest bir tavır geliştirenleri tam tersine isyan ettikleri gelenekten daha da katı birer köktenci haline getirdi. Lafzi okuyuştan başka hiçbir şeyi dikkate almayan ve metni kendisine yabancılaştırmış oldu.