Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

‘Arap kimliğine sıkıca sarılan kişi, elinde kor ateşi tutan kimse gibidir’

Arap kimliğini ve İslam dinini savunanlar, Suudi Arabistan’a karşı yeni bir eleştiri dalgası başlattı. Çünkü Suudi Arabistan, güvenliği ve istikrarı desteklemesi için ABD kuvvetlerinin ülkeye girişine izin verdi. Suudiler, pek fazla bir şey söylemedi. Amerikalılar ise hiçbir açıklama yapmadı. Ben ise Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal ettiği ve ABD ile diğer ülkelerin Kuveyt’i kurtarmak için geldiği 1990 yılını hatırladım. Bu karardan şunu anladım ki -umarım yanılıyorumdur- ABD ve İran, savaş istemediğini dile getirmesine rağmen kapsamlı savaşın tehlikeleri giderek artıyor. İran tarafından petrol tankeri alıkonulan İngiltere bile petrol tankerini zorla kurtarma seçeneğini değil, diplomatik yollardan baskı yapmayı tercih etti. ABD Başkanı Donald Trump, müttefikine yardım teklifinde bulunmak yerine İngiltere’nin kendi tankerini kendi güçleriyle koruması gerektiğini söyledi.
Savaşın çıkmayacağını ifade etmek için kasıtlı olarak İngiltere’nin sorunundan bahsettim.
Fakat Suudi Arabistan’ın ve Arapların güvenliğine karşı yıllardır meydana gelen olaylara ne demeli? Evet, herkes savaşı uzak bir ihtimal olarak görüyor. Gelişmelere baktığımızda başta Arap kimliğinin ve İslam dininin beşiği, Mekke ve Medine’nin koruyucusu Suudi Arabistan olmak üzere hepimize karşı savaş açıldığını görüyoruz. Amman’da yaşayan ve “Yemen savaşı, Suudi Arabistan’ı yıpratmayı amaçlamaktadır” diyen bir Iraklıya Suudi Arabistan ne yapabilirdi?  Riyad, İranlıların ve taraftarlarının Mekke’yi işgal etmesi için olayları kendi gidişatına mı bıraksaydı? Iraklı, sabrımın tükendiğini fark edince geri adım attı ve “Al-Nukhib kasabasını biliyor musun?” diye sordu. Hayır dedim. O da şunları söyledi:
“Al-Nukhib, Necef ilinin bir parçası olup Suudi Arabistan sınırındaki bir kasabadır. Al-Nukhib halkı, DEAŞ döneminde yaşanan olaylarda hiçbir rol oynamadı. Ancak Haşdi Şabi ve Devrim Muhafızları, 2016 yılında kasabaya geldi ve halkı tehcir etti. Haşdi Şabi ve Devrim Muhafızları buraya konuşlanarak ağır silahlar ve füzeler getirdi.”
Ben de “Biz Lübnan’da konuştuğumuz halde neden uzaklara gidiyoruz ki?” diye sordum.
Ben bu yazıyı 23 Temmuz salı akşamı yazarken Nasrallah her zamanki gibi Suudi Arabistan’ı hedef alan bir konuşma yaptı. Bugün gazeteler, Salih el-Aruri başkanlığında Hamas’tan bir heyetin Tahran’ı ziyaret ettiği haberleriyle dolu. Heyet, 2012 yılından beri kendileriyle görüşmeyen Ali Hamaney ile temastan onur duydu. Hamaney onlara Kudüs’ü kurtarmaktan bahsetti. Onlar da kendi yöntemleriyle İslam Cumhuriyeti’ni savunmak için Hamaney’e biat etti. Fuceyre Limanı’nda 4 gemiye saldırı düzenlendi. Bu gelişmeler, Cizan, Abha ve daha önce de Mekke üzerinde balistik füzelerin ve insansız hava araçlarının uçmasıyla eş zamanlı meydana geliyor. Sonra da askeri uzmanlar çıkıp “Savaş çıkmayacak” diye bizi rahatlatmaya çalışıyor. Irak, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt ve Yemen’de uzun süre önce bize savaş açıldı. Tüm saldırganlar, İran ve İran’a bağlı milislerden oluşuyor.
Nasrallah birkaç gün önce, her zamanki gibi Suudi Arabistan’ı, ABD’yi ve İsrail’i tehdit eden bir konuşma yaptı. Taraftarlarına (ve tabi İsrail’e) Suriye’de artık kendilerine ihtiyaç kalmadığı için askerlerinin çoğunun buradan ayrılarak sınır bölgelerine konuşlandığını ve Beşşar Esed’in yeniden talep etmesi halinde Suriye’ye geri döneceklerini bildirdi. Tabii Nasrallah güçleri, İsrail’in saldırıları ve Rusya’nın talebi üzerine çekildi.
Ancak bu birlikler nereye çekildi? Bu birlikler, Zabadani, Daraya ve Kalemun’daki köylere ve el-Kuseyr’e çekildi. Hizbullah militanları aç bırakma ve öldürme politikasının ardından bu köy ve kasabaların halkını tehcir etti. Buralara Irak ve Afganistan’dan gelenler yerleştirildi. Önde gelen İranlı ya da Iraklı bir din adamının ideolojik tehcir, öldürme, Şiileştirme, Suriye ve Irak’ta milyonlarca insanın göç ettirilmesi hakkında herhangi bir açıklama yaptığını duymadım.
İsrail savaşı gibi İran’ın Araplara karşı savaşı da milliyetçi ve dini bir savaştır. Aynı zamanda bu bir zayıflatma savaşıdır. Yahudiler, evleri yıkıp bunların yerine kasabalar ve şehirler inşa ediyor. İranlılar ise insanları öldürüyor ve göçe zorluyor. Yeni gelen mezhep yanlılarının yaşaması için kasabaları işgal ediyor. Son yıllarda İslami Cihat ve Hamas’tan insanlar bana Gazze’de yüzlerce Şii grubun bulunduğundan dolayı dert yandı. Bu insanların çoğu, Tahran’ı ve Kum’u ziyaret etmiş ve dini okullarda okumuş kimseler.
Çeşitli Meşrik ülkeleri ve Suudi Arabistan, kendi topraklarında, kendi sınırlarında ve Arap Yarımadası’nda işte bu tehlikeler ve gerçeklerle karşı karşıya. Bu ülkeler, söz konusu tehlikelere neredeyse tek başlarına karşı koyuyor. Milliyetçilerde ve solcularda bir sıkıntı yok. Asıl felaket, ılımlı ve radikal İslamcılarda. Zira onlar bazen Filistin için İran’ın yanında yer alıyor. Ayrıca hükümetleri onlara karşı çıkıyor. Öte yandan onlar, Katar ve Türkiye’yle ilişkilere sahip. Ancak din ve kendi milletleriyle olan ilişkileri ikinci planda yer alıyor.
Artık gri tutumlar izlemek mümkün değil. Arapların bu kalenin dışında başka bir kalesi yok. Bu kale zayıf değil. Suudi Arabistan, ülkeleri ve halkını korumak, istikrarı sağlamak, öldürmeyi ve tahribatı durdurmak için hiç gecikmeden iğne deliğinden de olsa müdahalede bulunabilir. Diğer bir ifadeyle Suudi Arabistan, dayanışma, birlik ve savunma için Arap çağrısına sahip bir devlettir. Suudi Arabistan, İran’ın girdiği mezhep merkezli eylemler ve etnisite meselesine girmeden dinimizi ve mukaddesatımızı korumaktadır.
Suudi Arabistan kendini, ümmeti, Arapları ve tüm mukaddesatımızı savunmak için mümkün olan tüm araç-gereçleri kullanma hakkına sahiptir. Suudi Arabistan, İran’ın 1985-1986 yılında savaş nedeniyle İsrail’le iş birliği yaptığı düzeye gelmedi, gelmeyecek de. İranlılar şu an Amerikalılarla çatışıyor. Fakat iki tarafın da dikkat ettiği angajman kuralları var. Aynı şekilde Nasrallah da İsrail’e karşı angajman kurallarıyla gurur duyuyor. Ancak İran ve milisleri, Araplara karşı angajman kurallarını gözetmiyor. Aksine bu, İran ve milislerinin açtığı geniş çaplı bir savaştır.
Bu savaşta iki iğrenç durum söz konusudur. Bunlardan ilki, toplumları ve ülkeleri tahrip etmek için Arap halkının kullanılmasıdır. İkincisi ise dinin ve mezhebin sadece ABD’ye ve İsrail’e karşı değil, Araplara ve Müslümanlara karşı da yoğun bir şekilde kullanılmasıdır.
Son 30 yılda İran’a karşı olası her söylemle çağrıda bulunduk. Fakat İran, bunların hepsini bir zayıflık addederek saldırgan politikasını daha da artırdı. Yıllar önce İranlı bir araşmacı bana “Zayıf, akla ve mantığa başvurur. Güçlü ise saldırmaktan hoşlanır” dedi.
İnsanın yarım Arap-yarım İranlı, yarım Arap-yarım İsrailli ya da yarım Arap-yarım başka bir şey olması mümkün değildir.
Suudi Arabistan’a yönelik tutum, vatanseverlik ve Arap kimliği konusunda fikirlerimizin ve eylemlerimizin tartılması gereken bir terazidir. Bu da emanet, cesaret ve kararlılığın bir gereğidir.
Bu zor zamanda Arap kimliğini savunanlar, Peygamber Efendimiz’in (sav) şu hadisindeki benzetmeye uymaktadır: “Zorluk zamanında dinine sıkıca sarılan kişi, elinde kor ateşi tutan kimse gibidir.”