ABD'li filozof John Rawls, “Adalet Teorisi” (1971) adlı kitabını yazdığında, amacı Amerikan ve Batı liberal demokratik sistemini yeni imkânlara açmaktı. Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'nın sosyalist totaliter rejimleri üzerinde ahlaki ve stratejik bir üstünlük sağlanmıştı. Ancak siyasi ve ahlaki boyutları dikkate almaya başlamış, ırk ayrımcılığını ve hak ihlallerine son verme mücadelesi veren ABD toplumunda Vietnam Savaşı ile ilgili anlaşmazlıkların ağırlığı vardı.
Demokratik liberalizmin kalbini oluşturan faydacı felsefe, gençleri daha adaletli olmaya, daha adilane bir paylaşımı benimsemeye ve daha çoğulcu yaklaşımlara ilgi göstermeye sevk etmek için bir değişimin kaçınılmaz olduğunu idrak etti. Bu kapıdan yani yasal ve ahlaki yönleriyle “adalet” kapısından ahlaki ve dini anlamlarıyla "hoşgörü" girmiş oldu. Rawls, Kantçı yaklaşımdan, din ve devlet arasında ayrımı öngören laiklikten vazgeçmedi, ancak ahlaki ve manevi eğilimlerin insan tabiatının bir parçası olduğunu ve dinin bu konuda etkin olmasının bir mahzuru olmadığını gördü.
40 yıl boyunca, Rawls'un entelektüel kuramı, tüm tartışmaların odak noktası haline geldi. Liberal demokratik rejimlerin büyük partiler sisteminin ötesinde yeni bir boyut alabileceğine inanan Habermas'ın pragmatik (faydacı) felsefesi, sivil toplum ve onun çeşitli güçlerinin özgür tartışmalarda önemli bir rol oynayabileceğini ve ayrıca bunun Rawls'un arzu ettiği fikir birliğine ulaşma adına açık bir toplumda farklı düşünme özgürlüğüne katkıda bulunacağını öngörmüştü. Hoşgörü ve özgürlüğü temel alan özgür bir tartışmada, dinin laikliği zenginleştiren ve ona zarar vermeyen bir rolü vardı.
Batılı düşünürlerin ve hukukçuların özgür bir toplum ve demokratik bir devlette adaletin gereklilikleri ve boyutlarıyla meşgul olduğu bir zamanda Arap ve Müslüman düşünürlerin dört şeyle meşgul oldukları görülüyor:
1-Ekonomik ve sosyal adaleti gerçekleştirmek,
2-Ulus devletin bağımsızlığını desteklemek,
3-Entelektüel ve dini modernleşme süreçlerinden dini ve kültürel mirasın olumsuz etkilenmesini önlemek,
4-İnsan hakları, adalet, hoşgörü ve barış gibi büyük kavramları İslam’la özdeşleştirerek modern ve çağdaş dünya düzenine dâhil etmek.
Tekfirci ve ayrıştırıcı akımların yükselişi ve bunlarla mücadelenin gerekliliği nedeniyle, birçoğu dini ve fikri hoşgörü ihtiyacını dillendirmeye başladı. Bu dillendirme, “Medeniyetler Çatışması” tezi etrafında ortaya çıkan tartışmalar ve İslam'ın şiddetle ilişkilendirilmesi nedeniyle yaklaşık yirmi yıl ertelenmiştir. Bununla birlikte, şiddet yanlısı radikal unsurların yükselişi, herkesi hoşgörü hakkında yazı yazmaya ve düşünmeye itmiştir.
Bunu da, din adına şiddete karşı koymak, dünyayla, onun dinleriyle ve kültürleriyle bütünleşmek, dünyadaki dini kurumlar ile iletişim kurmaya devam etmek, İslamofobi ile başa çıkmak, İslam ve Müslümanlar hakkında olumlu bir imaj oluşturmak için yaptılar.
Dünya düzeninde yaygın olan değerlerin (BM Sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, diğer sözleşmeler ve mevzuatlar gibi) bu şekilde tereddütsüz benimsenmesi, İkinci Dünya Savaşından sonra ulus devlet rejimi şemsiyesi altında ve çeşitli siyasal organlar aracılığıyla sağlandı.
Daha önce de belirtildiği gibi, büyük ahlaki değerleri İslam’la özdeşleştirmek ve bu değerlerin dünyadaki yaygın değerler ve entelektüel sistemlerle uyumlu olduğu ortaya koyma adına ayetler, hadisler ve tarihi hadiseler metin ve yorum bakımından yeniden gözden geçirildi. Bu çerçevede Hoşgörü, ihtiyaç ve erdem olmanın ötesinde dini ve siyasi bir zorunluluk şeklinde ortaya kondu.
Küresel örgütlerin ve daha sonra modern değerlerin benimsenmesi, devlet olmanın bir gereği gibi görülmeye başlandı. Yeni devletin başlığı da artık modern devlet olmuştu. Hemen akabinde dinin gerekliliklerinden bir gereklilik ortaya çıktı, başlığı ise hoşgörüydü.
Bu başlık altında, Arap dünyasındaki başlıca dini kurumlar üç belge ortaya koydular:
1-2017 Marakeş Bildirgesi,
2-2018 Abu Dabi İnsani Kardeşlik Beyannamesi
3-2019 Mekke BildirgesiBugünün dini, Entelektüel, ahlaki ve politik-stratejik dünyasında hüküm süren tüm değerler, politikalar ve ilgi alanları İslami perspektiften yeniden ele alındı.
Modernist Arap ve Müslüman düşünürler, uluslararası ve sosyal modernleşme ile uyumlu bir dini reformun dini kurumlar tarafından gerçekleştirilemediğini söyleyerek bu kurumları tenkit ediyorlardı. Görüldüğü üzere, beş yıldan daha az bir sürede, radikal dini reformlar gerçekleştirildi ki Katolikler bunun için 200 yıldan fazla bir süre uğraşmışlardı!
Rawls ve Habermas başta olmak üzere onlarca Batı düşünürü, sözleşmeye dayalı siyasi rejim üzerinde fikir birliğini yenilemeye çalışmıştır. Böylece tüm sosyal gruplar böylesi bir rejime dâhil olmayı kendi çıkarlarına göreceklerdi. Bu bağlamda, “dinin geri dönüşü” olgusu ışığında mütedeyyin gruplar da dışlanmamış olacaktı.
Hem ulus devlet hem de din üzerinde baskının olduğu Arap-İslam dünyası ise, özellikle de dini kurumlar, din ve onu yaşayan insanların pek de alışık olmadığı bir baskı ve zorlama neticesinde dini reformun tüm kavramlarını tek seferde benimsemek durumunda kaldı.
Bunun yerel ve küresel bağlamda gerekli olduğuna hiç şüphe yok. Fakat bu yarı zorunlu benimseme halkta hemen mâkes bulur mu, dünyanın da takdirini toplayacak bir fikir birliği oluşur mu?
Genellikle, pasif ya da aktif mutabakat/icma arayışı, her nesilde değişiklikleri izlemeye özen göstererek başlar, farkındalık ve fayda sağlanabilirse, çoğunluğun üzerinde uzlaştığı (sevâd-ı âzam) bir yola girilmiş olur, herkes hala yeni bir mutabakat/icma arayışında olabilir, zira yeni durumu oluşturan tüm unsurları anlamak zaman alabilir.
Bu neden 20. yüzyılda gerçekleşmedi? Sadece ulus devletin oluşumu ve gelişimi geciktiği için değil, bilakis halkın özgür dolaşımı ve Ümmet'in fıkıhçıları aracılığıyla söz konusu mutabakatı oluşturan bazı mekanizmalar işlevini yitirdi. Ayrıca, dünya düzeni bizim için yeniydi, ya da şöyle diyelim; aktif katılımımız olmadan şekillenmişti. Umudumuz, din adına bu kapsamlı benimseme, bir arada yaşama, uyum, değişim ve etkileme adına bir ön hazırlık mesabesinde olur da; daha önce yaşadığımız yalnızlık ve dışlanmışlığa maruz kalmayız.
Benimsediğimiz bu hoşgörü, Batı tarihine ve kendi bağlamlarına rağmen, görmezden gelinmesi zor bir evrensel değer haline geldi. Düşünürlerin ve fakihlerin nazarında hoşgörü karşılıklı tanıma veya birbiriyle tanışma için geçerli bir giriş noktası haline gelmiştir.
TT
Politikalar ve kavramların dönüşümlerine bir örnek: Hoşgörü
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة