Süleyman Cevdet
Mısırlıaraştırmacı yazar
TT

Husilere silah gökten yağmıyor

Görünüşe bakılırsa Washington’un; İran’ın düşüncesizce hareket etme olasılığına karşı Basra Körfezi’nde petrol tankerlerini güvence altına almak için uluslararası bir koalisyon kurma çağrısı karşısında dünya bölünmüş durumda.
Bu çağrı karşısında dünya ülkeleri 3 açık tutum benimsedi: Birincisi; tartışmadan hemen kabul etmek. Bunun en çarpıcı örneği de İngiltere. Herhalükarda bu, şaşılacak bir şey değil. Çünkü 2 ülke arasındaki ilişki, Londra’nın ABD’nin çağrısına karşılık vermesini, aralarındaki genişletilmiş ve birbiri ile bağlantılı bir bağlamda atılmış bir adım haline getiriyor. İngiltere’nin başkentindeki başbakan, politika ve hedef olarak ABD Başkanı Donald Trump yakın olan Boris Johnson olunca bu tür bir bağlamın daha da güçlenip kökleşeceği kesindir.
İngiliz petrol tankerine, doğrudan Dini Lider Hamaney’e bağlı Devrim Muhafızları tarafından İran’ın Bender Abbas limanında el konulması, İngiltere’nin bu çağrıya hemen karşılık vermesinde yardımcı bir faktör olabilir. Ama büyük olasılıkla temel faktör değildir.
Temel faktör; İngiltere’nin Trump öncesinde veya sonrasında ya da mevcut yönetiminde her zaman ABD’ye en yakın olan Avrupa ülkesi olmasıdır.
Bu koalisyona katılım konusunda benimsenen ikinci tutum;  temkinli bir katılım ya da özel bir şekilde katılımdır. Bunun en çarpıcı örneği de Japonya’dır. Japonya bu hafta yaptığı açıklamada; Hürmüz Boğazı’ndaki tankerlerini korumak için devriyeler gerçekleştirecek uçaklar gönderebileceğini duyurdu. Ayrıca bölgeye savaş gemilerini göndermesi halinde İran ile askeri bir çatışmaya girmekten kaçınmak için gemilerin, ABD’nin liderliği altındaki koalisyon içerisinde değil de bağımsız hareket edeceklerini deklare etti.
Doğrusu Tokyo’nun bu tutumu mantıksızdır. Bunun anlamı; eğer İran, Körfez’de gemileri hedef alacak ise sadece ABD ya da onunla işbirliği yapan ve liderlik ettiği koalisyonun içerisinde yer alan ülkelerin gemilerini hedef  alacaktır. Bu doğal olarak yanlış ve hatalı bir düşüncedir. Çünkü İran güçleri, aksi kanıtlanana kadar bölge ve Körfez’e hakim olma isteğinin önünde durduğunu düşündüğü her gücü hedef almaktadır.
Üçüncü tutumun en önde gelen temsilcisi ise ABD’nin yönettiği bir güce katılmayacağnı açıkça belirten Almanya’dır. Berlin’in bu görüşü dışişleri bakanı tarafından dile getirildi ama nedenleri açıklanmadı. Almanya koalisyona katılmama nedenin; Japonya’nın gerekçesi ile aynı mı olduğu yoksa emirleri Washington’un verdiği ve lideri olduğu bir koalisyona katılmaktan kaçınmak istemesi mi olduğu konusunda hiçbir açıklamada bulunmadı.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise mümkün olan çok sayıda başkentin bu koalisyona katılmasını sağlama umudu ile dünya başkentleri arasındaki turunu sürdürüyor.
ABD’nin bölge petrolünün dünyaya taşınmasında hala en önemli geçiş noktası olan Körfez’de seyrüseferi korumaya yönelik güçlü isteği ile doğal bir çerçeveden bakıldığında koalisyonun iyi olduğu kesindir. Ama bu çerçevenin dışındaki her şey sert tartışmalara açıktır.
Körfez'de petrol tankerlerini güvenceye almak için acele eden ülkelerin açıkça tartışması gereken bir soru vardır. O da eğer petrol tankerlerini güvence altına almak önemli ise ki elbette önemli, bizzat petrolün çıktığı bölgenin kendisini güvence altına almak daha önemli değil midir? Çünkü bölge konunun aslı petrol ise onun dallarından biridir. Dolayısıyla dalın güvence altına alınmasını aksatmadan asıl olanı güvence altına almanın öncelikli olması gerekmez mi?
Son dönemde yaşananlar; örneğin Suudi Arabistan’ın doğusundaki petrol kuyularının, nasıl da Husi cemaatinin Suudi Arabistan’ı hedef alan çocukça roket saldırılarının hedefi olduğunu ortaya koydu. Hatta bir noktada, Suudi Arabistan’ın doğusunda bulunan bir petrol tesisine drone  aracılığıyla saldırı düzenlendi. Uçağın nerden gelmiş olduğu konusunda çok şey söylendi ama bu, örneğin Abha ve havalimanını hedef alan saldırıların tetiğine basan elin her zaman Husilere ait olduğu ve olmayı da sürdüreceği gerçeğini değiştirmez.
İran şu ana kadar doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçındığı için bunu, bölgede uzanan kolları aracılığıyla dolaylı bir şekilde yaptı. Yemen’deki Husiler de bu kollardan sadece bir tanesidir. O halde Husiler her gün petrolün kaynağı olan kuyu ve tesisleri hedef alan saldırılar düzenlemeyi amaçlarken Körfez’de çıkarılan ve Hürmüz Boğazı aracılığıyla ihraç edilen petrolün güvence altına alınmasının anlamı nedir?
Yemen’de Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu Sözcüsü Albay Turki el-Maliki, Pazartesi sabahı yaptığı açıklamada; Suudi Arabistan Hava Kuvvetleri ile Hava Savunma Güçleri’nin, terörist Husi milislerce Suudi Arabistan sivil havalimanlarına gönderilen iki İHA’yı düşürdüğünü duyurdu.
Husiler gibi ilkel ve Yemen dağlarında yaşayan bir grup, bu tür uçakları nereden elde ediyor ve nasıl bu kadar üst düzey bir şekilde hedefe doğru yönlendirebiliyor diye sormamız gerekmez mi? Peki ABD’nin eski BM Özel temsilcisi Nikki Haley’in ülkesinde düzenlediği bir basın toplantısında, arkasında Husilerin Suudi Arabistan’ı hedef alan roketlerinden birinin kalıntılarının görüntüleri ile açıklama yapmasını unutabilir miyiz? Bu roketin üzerinde İran tarafından üretilmiş olduğuna dair işaretlerin olduğunu dolayısıyla bunun İran’ın Husilere bu tür silahları temin ettiğinin kanıtı olduğunu görmezden gelebilir miyiz?
Hiç kimse Haley’in arkasında sahneyi dolduran roket görüntüleri ile açıklama yaparken bütün dünyanın bu görüntleri izlediğini ama izlemekten öteye geçmediğini unutamaz.
Washington, petrol tankerleri için Körfez’de güvenli bir geçiş yolu sağlamak için seferberlik ilan etmesi doğaldır ve hakkıdır. Ama buna paralel olarak engellenmesi gereken bir şey daha vardır. O da İran’ın Husilere gönderdiği silahların engellenmesi ve Tahran’dan Yemen’e durmadan akan destek kaynağının kurutulmasıdır.
Husilere silahlar ne gökten yağıyor ne de yer altındaki ecinniler tarafından sağlanıyor. Yemen’in kilometrelerce uzayan kıyılarından ya da havalimanlarına inen uçaklar ile ulaştırılıyor. Bunun üçüncü bir yolu yok.
Dediğimiz gibi bunun üçüncü bir yolu yoktur. Yardımlar kendisine hem denizden hem havadan ulaştırılıyor. Dolayısıyla İran’ın Yemen’deki faaliyetlerini durdurmaya yönelik ciddi bir eylem, her şeyden önce Yemen kıyıları ve havalimanları üzerindeki gözetimin sıkılaştırılması ile başlamalıdır. Kimliği sorgulanmadan hiç kimsenin buradan geçmesine izin verilmemelidir. Ancak o zaman Husiler köşeye sıkışıp Suudi Arabistan şehirlerine yönelik saldırılarını durduracaktır. Elbette bunu, vazgeçtiği ya da doğru yola döndüğü için değil elinde fırlatacak roket kalmadığı için yapacaktır.
Deniz ve hava yoluyla Husiler boğmayı amaçlamayan ve sadece ihraç edilen petrole güvenli bir geçiş yolu temin etmeye yönelik her seferbelik, asıl konuyu bırakıp ayrıntıları tartışmaktan başka bir şey değildir.