Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Başkanı başkan yapan küçük şeyler

Bugünden itibaren yaklaşık 13 ay sonra yapılacak olan gelecek ABD seçimleri savaşından bahsetmek için daha vakit erken. Ama Demokrat Parti’nin ısınma hareketlerine başlaması yani şu ana kadar kadın erkek  20’ye ulaşan aday adayları arasında münazaralar düzenlemesi ile seçim savaşının fiili olarak başladığını söyleyebiliriz . Demokrat Parti içerisinde 2020 yılının kasım ayında gerçekleşecek seçimlerde, Donald Trump’a karşı yarışacak adayı seçme savaşı daha da kızışacak gibi görünüyor. Cumhuriyetçi Parti’de (iktidar partisi) ise; birinci dönemini bitirmiş olan başkanın ikinci bir dönem için yeniden aday gösterilmesi ve parti içerisinden hiçbir ismin ona rakip olmaması geleneğine göre Trump, partinin tek adayı.
ABD seçimlerinde, Pat Buchanan’ın ön elemelerde Baba Bush’a karşı aday olması gibi birkaç tarihi örnek dışında bu geleneğin dışına çıkılmamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra alınan ve ABD anayasasında yapılan 20’inci değişiklik olan başkanın görev süresini yalnızca 2 dönem ile sınırlandıran kararın (1950 yılının şubat ayında yürürlüğe girmiştir)  ardından ABD başkanlık seçimlerine 2 temel kural hakim olmuştur. Birincisi; sıradaki başkanın kim olacağını tahmin edememek. ABD seçimlerinde adaylardan biri çoğu zaman kamuoyu araştırmalarında öyle büyük bir farkla öndedir ki diğer aday seçimleri kaybettiğini düşünür. Ama sonuçlar herkes için bir süpriz olur ve kamuoyu araştırmalarında geride olan aday kazanır. Bu bizi ikinci kurala götürür ki o da genel seçimlerden önceki son haftalarda küçük şeylerin farkı yaratmasıdır.
Franklin Roosevelt; 12 Nisan 1945 tarihindeki ölümüne kadar uzun bir süre yani 12 yıl     (1933-1945) başkanlık yaptı. Öyle ki Amerikalı politikacılar, sanki monarşi ile yönetiliyorlarmış gibi başkanın hayatı boyunca başkan olarak kalmasından korktular. Bunun üzerine Roosevelt’ten sonra başkan olan Harry Truman döneminde yukarıda bahsetiğimiz anayasa değişikliğine gidildi. Truman ne çok popülerdi ne de iyi bir konuşmacı ya da kitleleri etkilemek konusunda yetenekliydi. Rakibi ise, iyi bir konuşmacı olan, bir önceki seçimlerde Roosevelt’e karşı yarışan, son münazarada Roosevelt’in yardımcısı ve Demokratların başkanlık adayı Truman’ı yenen Thomas Dewey’di. Ama seçim savaşının üzerindeki sis perdesi aralandığında kazanan Truman oldu. Fark yaratıp zaferin Truman’ın olmasını sağlayan şey;  Truman, ülkeleri için savaşan ABD’li siyah vatandaşların haklarını daha çok desteklerken, Dewey’in bunlara karşı çıkmasıydı.
1961 seçimlerinde ise, ikisi de uzun bir politik deneyime sahip 2 aday rekabet ediyordu. Bunlar; Richard Nixon ve bütün gerçeklerin kazanamayacağını söylediği rakibi John Kennedy. Nixon; oldukça popüler olan İkinci Dünya Savaşı kahramanı cumhuriyetçi başkan Dwight Eisenhower’ın yardımcısı ve politikada deneyimli bir isimdi. Kennedy ise daha az deneyimli olmasının yanında bir de Katolik’ti. O zamana kadar ABD’nin hiç Katolik bir başkanı olmamıştı. Bu nedenle ikisi arasındaki seçim yarışı mezhepsel bir çatışmaya dönüştü. Seçimlerden birkaç hafta önce ırkların eşitliği ve medeni haklar savunucusu Martin Luther King’in birkaç arkadaşı ile birlikte beyazlara özel bir restorana girmeye çalıştıkları için tutuklanıp hapse atılana kadar Nixon kamuoyu araştırmalarını önde götürüyordu. Nixon hiçbir şey yapamadı. Kennedy ise ekibinin tavsiyerlerine uymayarak teselli etmek için Luther’in eşini aradı. İşte farkı yaratan bu telefon konuşması oldu ve Kennedy seçimleri kazandı. Öyle ki, siyahların ölülerinin bile Kennedy’e oy verdikleri söylendi. Bunun nedeni de daha sonra aslında ölmüş olan bazı kimselerin adlarının oy listelerinde yer aldığının ortaya çıkmasıydı. Ama bu çok bir fark yaratmıyordu ve Nixon da sonuçları protesto etmeyip açıklanan sonucu kabul etmeyi seçmişti.
Baba Bush da 1992 yılında ikinci dönem başkanlık için aday olduğunda kamuoyu araştırmalarında ilk sıradaydı hatta halkın kendisine verdiği destek % 90’a ulaşıyordu. Bush; onurlu bir vatanseverdi ve Reagan döneminde 8 yıl başkan yardımcılığı yapmıştı. Başkanlığı sırasında Doğu Bloğu yıkılmış ve Kuveyt’i kurtarma operasyonu başarı ile sonuçlanmıştı. Demokrat Parti’nin en önde isimleri bile ona rakip olmaya cesaret edememişti. Ama genel olarak çok tanınmayan birisi olan William Jefferson Clinton buna cesaret etmeye ve riski almaya karar verdi. Adaylığını açıklamasının üzerinden çok geçmeden bir kadının çıkıp başkanlık adayının dostu olduğunu söylemesi ile hakkında bir skandal patlak verdi ve medya bu haberle çalklandı. Bunun üzerine durumu açıklaması için Clinton ve genç karısının bir televizyon programında konuk edilmesi kararlaştırıldı. Program sırasında stüdyodaki aydınlatma lambalarından biri patladı. Hillary Clinton eşinin kucağına atladı. O da onu yakaladı. İşte bu görüntü; Bill Clinton’u sadece eşini aldatan bir koca imajından kurtarmakla kalmayıp ona bir de kendisini başkanlığa ulaştıran büyük bir halk desteği kazandırdı. Baba Bush ise 2 küçük hata yapmıştı: Birincisi; seçim kampanyasında “Dudaklarımı okuyun, yeni vergi yükü getirmeyeceğiz” deyip vergileri yükseltmesi, ikincisi ise, Bill Clinton ve üçüncü aday ile konuk olarak katılmış olduğu televizyon programı sırasında saatine bakmasıydı.
Seçim tarihindeki bu olayların bize; çok popüler ve halk desteğini arkasına almış olsa da seçimlerden önceki son haftalarda yaşanabilecek küçük şeylerin başkanın seçimleri kaybetmesine yol açabileceğini anlatıyor. Peki 45’inci başkan Donald Trump’ın başına da bu gelebilir mi? Gelebilir de gelmeyebilir de. Hâlihazırda ABD politikasının şu anda karşı karşıya olduğu meseleler ise, Çin ile ilişkiler ve müttefikler ile ticaret savaşları, göç sorunu, İran ve Kuzey Kore, durgunluğa sürüklenmesi muhtemel ABD ekonomisinin büyüme oranlarının yavaşlamasıdır. Bunlar görünür olan meseleler ama farklı çıkarlara sahip, renkli ve aynı zamanda duygusal olan ABD toplumu için önemli olan başka meseleler de var. Örneğin başkanın kişiliği, seçmenlerle iletişim ve etkileşim yöntemi, başarılı ve başarısız olma olasılığı.
Donald Trump; görünen birçok kusuru ve aynı zamanda belirli ülke vatandaşlarına ABD’ye giriş yasağını genelleştirme, göç ve iltica talebinde bulunanların çocuklarını ailelerinden ayırma hatta ABD toplumunda beyazlar dışındaki gruplara karşı tutumları gibi bazı küçük politikaları nedeniyle tartışmalı bir kişiliğe sahip. Ama seçim savaşının seyrini Demokratların Trump’ı kim yenebilir sorusuna verecekleri yanıt belirleyecek. Bu kişinin; kişisel ya da kamusal olarak temiz bir sicile sahip, sabıkası olmayan,  iyi bir konuşmacı ve bugün dağınık bir görüntü veren Demokratları bir araya getirme gücüne sahip bir politiacı olması gerekiyor? Peki Demokratlar arasında böyle bir adam ya da kadın var mı? Peki mevcut başkanın seçimleri kazanmasını engelleyecek küçük farklar ve meseleler nedir? Görünen o ki kişisel ve ailevi skandallar, ABD’li seçmenler nezdindeki önemini büyük ölçüde kaybetmiş bulunuyor.  Aynı şekilde “göçmenler ve iş fırsatlarını çalanlar”a karşı korkutma politikalarına yatırım yapmanın da muhtemel ekonomik başarısızlık ışığında cazibesini kaybettiği görünüyor. Yüz milyonlarca kişinin yanıtını beklediği soru ise, ABD’nin kritik ve küresel meselelerdeki dış politikasının kökünden mi değiştiğidir. Doğrusu bu konuda şüphelerim var çünkü bu politikalar kişisel heveslerden çok rasyonel köklere dayanmaktadır.
Sözün özü; Trump’ın belki de en büyük hatası, ABD’nin çıkarları ile küresel barışı koruma ihtiyacını birbirinden ayırmasıdır. Çünkü bu ikisi birdir.