Ortadoğu’nun isim babası batıdır. Sadece ismin değil müsemmanın da. Yani muhtevanın da. Bu isim ve muhtevanın kapsadığı her şey batının malıdır.
Bu genel isimlendirmenin altındaki Mısır, Suriye, İran, Kürtler, Türkler, Araplar, Sünniler, Şiiler gibi isimler bize ait olabilirler, ama batı medeniyetinin egemenliği ile birlikte yeniden üretildikleri için onlar da Batı Tipi Üretim Tarzı (BATÜT) kapsamında değerlendirilmelidirler.
Bu yüzden Ortadoğu bir uluslararası sömürgedir diyoruz. Ve bu yüzden Ortadoğu’da olup bitenler batının bilgisi dışında gerçekleşmez dediğimiz zaman bunu komplo teorisi olarak nitelendirmek eğer cehaletten kaynaklanmıyorsa gerçeği görme iradesini gösterememekten kaynaklanan patolojik bir durumdur. Edward Said “Şarkiyatçılık” kitabında çok daha çarpıcı analizlerle ortaya koymuştur.
Tabi bu sömürü düzeni bir anda veya bazı entelektüellerin bize kabul ettirmeye çalıştıkları gibi bizim irademizle gerçekleşmiş değildir. Yani sosyolojik bir süreç ile karşı karşıya değiliz. Tamamen kurgu ve tamamen dayatma.
Sömürgeci batılı devletlerin bu bölgeye yönelik ilgileri çok eskiye dayanır. Önce “müsteşrikler” geldi bildiğiniz gibi. Onların derledikleri bilgiler, gözlemler üniversitelerinde “bilimsel” kalıplara sokuldu. Sonra bu “bilimsel” verilerden üretilen süslü kavramlar eşliğinde askeri olarak hücuma geçtiler.
Batılı sömürgeciler arasında bir rekabet vardı başta. Herkes tek başına bölgeyi kapmanın ya da aslan payını almanın peşindeydi. İki defa savaştılar bu yüzden. Sonra bu işin bu şekilde bir sonuç vermeyeceğini anlayınca uluslararası bir şirket gibi bölgeyi birlikte yönetmeye karar verdiler. O gün bugündür de bölgede olup biten her şey batı patentlidir.
Tabi öznesi olmadığımız bu sistemin nesnesi olarak zaman zaman bizden de ses çıkıyor. İşte odunun baltaya verdiği tepki kadar bilinçsiz, hesapsız hatta çaresiz tepkilerimizi, çıkardığımız “küt” gibi sesleri bir öznenin özgür iradesinden kaynaklanan tepki veya tavır olarak nitelendiren bazı safdiller ciddi ciddi analizler yaparlar, yine batının oyalanmamız için ürettiği kavramlarla bilimselcilik oynarlar.
İlk başlarda Hindistan’da, Afrika’da ve başka bölgelerde tanık olduğumuz türden kaba bir sömürgecilikten bahsetmiyoruz elbette. Müsteşriklerin derledikleri bölgeye, bölgenin dinine, mezheplerine, dillerine, kültürlerine, karakterlerine ilişkin malumatlardan ürettikleri kavramları evrensel gerçekler gibi işleyen, benimseten yerel kurumlar aracılığıyla yürütülen bir self-sömürgeciliktir sözünü ettiğimiz.
Bu sistemin üç ayağı var: Yönetim, akademya ve medya. Bunlar bağımsızlık, vatan, millet, bayrak gibi kavramlar üzerinden sömürüyü devam ettirirler.
Yönetimin görevi, bu oyunu bozacak düzeyde özgün ve etkin bir tepki baş gösterdiğinde onu ezmek, akademyanın görevi tamamen bilimsel objektiflikle (!) yaşanan durumun ontolojik bir süreç olduğunu kanıtlamak, medyanın görevi de zihinleri güvenlikçi ve bilimselci veriler doğrultusunda maniple etmektir.
Geçenlerde kurgusal-karikatür “halife”nin ABD tarafından öldürüldüğü ilan edilince, bunun üzerine medyada ciddi ciddi analiz kasan akademisyenleri, aydınları, gazetecileri görünce bunları düşündüm.
Bir ara Türkiye televizyonlarında “Kurtlar Vadisi” adlı bir dizi vardı. Dizinin bir bölümünde başkarakterlerden biri olan “Süleyman Çakır” senaryo gereği öldürülmüştü. İnanır mısınız bazı vatandaşlarımız onun arkasından gıyabi cenaze namazını kılmışlardı, gazetelerde taziye mesajları yayınlamışlardı.
İşte dedim, kurmaca “halife”nin senaryo gereği öldürülmesinin ardından sosyolojik, antropolojik hatta demografik analizler kasanlar en az film karakterinin arkasından gıyabi cenaze namazını kılan vatandaşlarımız kadar naiftirler.
Kuşkusuz bunların bazıları “Büyük Ortadoğu Sömürü Düzeni”nin devamını sağlamaya yönelik zihin bulandırıcı spekülatörlerdir. Ne yaptıklarını biliyorlar. Ama olup bitenleri gerçekten sosyolojinin, yerel dinamiklerin bir yansıması olarak görüp yine kendince analizler yapanları, anlamlar çıkarmaya çalışanları bilinçli hareket eden öncekilerden daha tehlikelidirler.
Film demişken, bilindiği gibi her filmin bir de mesajı var. Ortadoğu film setinde yüzyılı aşkın süredir oynatılan bu film genel anlamda sömürü düzeninin devamını sağlayacak algıyı oluşturmaktır.
İkinci ve en önemli fonksiyonu ise bu düzeni boşa çıkaracak, alaşağı edecek kurumları, kavramları kriminalize etmek, içini boşaltarak karikatürize etmektir. Bu yüzden her on yılda bir bu amaca yönelik yönetsel anlamda darbeler yapılırken aynı süreçlerde halklara umut potansiyeli taşıyan kavramlar da düzmece temsilciler aracılığıyla sahneye sürülerek itibarsızlaştırılmaktadır.
Filmin bütün bölümlerini anlatmak bu satırlara sığmaz. Sadece “halifesi” geçenlerde öldürülen DAİŞ eliyle hangi temel kavramlarımızın iğdiş edildiğini düşünsek her şey ayan beyan anlaşılır. Hilafet, İslam devleti, cihad, şehadet, şeriat gibi kavramları olumlu anlamda kullanmak bu saatten sonra cesaret ister.
Peygamberimiz (s.a.v) “Bir zaman gelecek İslam bir kor gibi eline alanı yakacak” buyururken böyle bir sürece işaret etmiştir herhalde.
Yapılacak şey filmin akışına kendimizi kaptırmadan sahih gündemimizi teenniyle oluşturmaktır.
TT
Hepimiz 'Batı Tipi Üretim Tarzı'nın (BATÜT) mamulleriyiz
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة