Bu yazının ana temasını bütün okuyucular iyi biliyor. Bu temanın, çoğu kimse için kabul edilebilir olduğunu düşünüyorum. Bu düşünce özetle, kavramların çoğunun birkaç yıla ya da birkaç kuşağa uzanabilecek belirli bir zamana tabi olduğudur. Elbette bazı düşüncelerin zamansal ya da mekansal koşullara bağlı olmayan soyut düşünceler olduklarını biliyoruz. Ancak bu düşüncelerin de bazı kavramları ve uygulamaları zamanla değişebilir. Sözgelimi adalet gibi...
İnsanlık en eski zamanlardan itibaren adaletin yüksek bir değer olduğunu tartışmasız olarak kabul etmektedir. Ancak o dönemlerde adalet bugün kendisinin karşıtı olarak gördüğümüz formda anlaşılmış ve uygulanmıştı. Eski insanların adil ve akıllıca olduğunu düşündüğü çarmıha germek ve yakmak gibi sert cezalar bunun örneğidir. Oysa bugün insanlar bu tür cezaları kınıyor, insanlık dışı görüyor ve bütün değerlere karşı olduğunu düşünüyor. Aynı şekilde geçmişte çeşitli ülkelerde bütün dinlerin mensuplarının kabul ettikleri, adaletin gerekliliklerine aykırı olarak görmedikleri kölelik ve insan ticareti de böyledir. Bugün ise kölelik utanç verici bir şey olarak görülmekte ve herkes tarafından reddedilmektedir. Bu ve diğer örnekler, bir düşüncenin zamansal-mekansal koşullarının onun gerçeğinin ya da kavramlarının bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır.
Sözün özü; bir düşünce ile zaman (ya da mekan) arasındaki ilişki herkesin üzerinde uzlaştığı bir konudur.Bu noktada okurlardan biri şunu sorabilir: O halde neden yine bundan bahsediyoruz?
Bu konudan tekrar bahsetmemizin nedeni, son 10 günde okuduğum yorumlarda bir noktanın çokça dikkatimi çekmesidir. Bu nokta; üzerinde hemfikir olunmasına rağmen söz konusu düşüncenin özellikle–uzaktan da olsa- kimlik ve dine ilişkin durumlarda halen gerçek düşünceden ayrı olmasıdır. Bu yorumların yapılma nedeni ise düşünür Muhammed Şahrur’un ölümü ve kendisini takip eden, görüşlerini anlayanlar ile karşı çıkanlar arasındaki tartışmalardı. Bu tartışmalar sırasında şunu söyleyen birçok kişi gördüm: Müfessirlerin ve Kur’an-ı Kerim’i yorumlayanların görüşlerini bırakıp Şahrur’un görüşlerini mi benimseyelim? Kimisi de şöyle diyordu; “Şahrur ve kendisini destekleyenlerin, sahabe ve tabiinin anlayamadıklarını anlamış olmaları mümkün mü?” Hatta bazıları “Kur’an-ı Kerim’in nasıl tefsir edileceğini bir mimardan öğrenmek ne kadar doğrudur” diyerek tartışmayı bambaşka bir yöne çekti.
Bu yorumlar çoğunlukla iki anlama geliyor:
Bunlardan ilki; Kur’an-ı Kerim (ve diğer dini nasların) her dil aliminin anlayabileceği tek bir anlamı olduğudur. Bu durumda, Muhammed Şahrur’un önerdiği yeni yorumlar, varsayılan tek tefsir yöntemiyle çelişiyor demektir.
İkincisi; eski müfessirler ve onlardan nakleden sahabeler ve tabiinler, Kur’an-ı Kerim’i tefsir etme yahut naslardan şeri hüküm çıkarma konusunda yetkin tek taraftır. Bugün görüş bildirenler ise sahtekardır.
Dini tartışmalara katılan yüzlerce kişiye bu iki anlamı sunsam, yarısından fazlası büyük olasılıkla bu iki anlamdan birini kabul edecektir. Her ne kadar üzerinde görüş birliği olduğunu belirttiğim ve zamanın düşüncenin oluşum sürecinin bir parçası olduğunu söyleyen birinci kavramla açıkça çelişiyor olsa da.
Birinci düşünceyi iyice kavrayan birinin daha sonra zikrettiğim iki anlamdan birini kabul etmesi mümkün değildir. Diğer bir deyişle, bilinçli bir insanın her koşulda dini nasların tek bir anlayış ve yorumu olduğu ile zaman ve mekanın değişmesiyle yorum ve anlayışın değişebileceği arasında bir seçim yapması gerekmektedir.
Ey aziz okuyucu; sanırım kendine şunu sormanın zamanı geldi: Kur’an-ı Kerim ayetlerinin ya da hadislerin risalet çağına yakın insanların bize açıklayabileceği tek bir anlamı olduğunu mu yoksa eskilerden bağımsız bir anlayışa sahip olmanın her Müslüman neslin hakkı olduğunu mu düşünüyorsun?
TT
Şahrur sonrası tartışmalar
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة