Prof. Dr. Ahmet Abay
Akademisyen
TT

​Yarın bizim midir?

“Yarın bizim midir?” sorusu garipsenebilir. Lakin bir nefesine bile hükmedemediğimiz bu dünyada sorulması gereken önemli sorulardan bir tanesi olarak önümüzde durmaktadır. Özellikle içinden geçmekte olduğumuz şu günlerde… 
İnsanlar yarınların kendilerinin olduğunu ve bunları istedikleri gibi planlayabilecekleri vehmine kapılırlar. Halbuki hakikat hiç de öyle değil. Düne kadar “Yarın bir virüs çıkacak ve bütün dünyayı saracak, insanlar onun korkusuyla evlerine kapanıp dışarı bile çıkmaktan korkacaklar” deselerdi buna kaç kişi inanırdı? Elbette ki cevap “çok az kişi” şeklinde olacaktır… Peki, bu durum gerçekleşti mi? Evet. Gözle görülmeyen bir mikrop insanlar için “yarın” düşüncesini sarsabileceği kimin aklına gelirdi?
“Ölümü hatırlamak” düşüncesi kapitalizmin öncelikli olarak savaş açması gereken bir düşüncedir. Ve el-hak öyle de oldu. Zira kapitalizm insanın kulağına “hiç ölmeyeceksin” masalını fısıldayarak ona ölümü ve ölümü hatırlamayı unutturdu. Bunu başarmalıydı. Zira “yarın ölebileceğini sürekli hatırında tutan” birini çılgınca tüketime sevk edemezdi. Dünyaya bağlanıp ölümü ve ahireti unutanlar da mallarının kendilerini ebedi/ölümsüz kılacağını[1] zannederler. Ama asla böyle bir şey söz konusu olmayacak. Çünkü İlahi yasalar bunun aksini ifade ediyor:
“Her can, mutlaka ölümü tadacaktır. Allah yolunda olmasa da, mutlaka ölecektir. Ancak, bu hayatın anlamını iyi kavradığınız takdirde, sonsuz ahiret hayatını kazanabilirsiniz: Biz sizi, yeteneklerinizi açığa çıkarmak ve olgunluk mertebelerinde yücelmenizi sağlamak üzere, bazen hastalık, fakirlik, deprem gibi kötülük saydığınız şeylerle ve bazen de sıhhat, zenginlik, güç, başarı gibi iyilik kabul ettiğiniz şeylerle sınayarak imtihan ediyoruz. İşte bu amaçla, bu dünyada kısacık bir hayat yaşayacak ve sonunda, yaptıklarınızın karşılığını görmek üzere Bize döneceksiniz.”[2]
Felaketler ölümü görünür hale getirirler. Hâlbuki ölüm her daim görünür bir olgudur fakat çoğu zaman insanlar bunun farkında olmazlar veya olmak istemezler. Zira ölüm Hz. Resulün işaret ettiği gibi “ölüm ağızların tadını kaçırır.” Bizler ise ahiretimizi kaybetme pahasına da olsa ağzımızın tadının kaçmasını istemiyoruz. Ama bizler istemesek de geliyor bir virüs ve her şeyi tatsız tuzsuz hale getiriyor.
İnsanlar kendi başlarına gelmediği sürece ne imtihanlardan ne de ölümden ders çıkarmaya yanaşmıyorlar. Yaşadığımız şu günlerde medyada sık sık hem ülkemizde hem de dünyada “koronavirüs” sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısı rakamlarla evlerimize taşınıyor. Bu rakamları da gördükçe tedirginliğimiz ve ölüm karşısındaki acizliğimizi hatırlıyoruz. Ölümü dikkate almaya veya varlığını hatırlamaya başlıyoruz.
Ölümün hayatta sürekli var olduğu ve sayısal olarak da şu an yaşanan durumdan daha fazla olduğunu küçük bir veri karşılaştırması yaparak idraklere sunmak istiyorum:
Aralık 2019’dan 8 Nisan 2020’ye kadar dünya genelinde koronavirüsten ölüm sayısı 81 bin 200.[3] Ortalama 4 aylık bir zaman dilimi. Halbuki dünyada her yıl 1,25 milyon kişi trafik kazalarında hayatını kaybediyor.[4] Yani dört aylık bir zaman diliminde trafik kazalarından hayatlarını kaybedenlerin sayısı ortalama olarak 416 bin 666 kişidir. Yani yaklaşık olarak beş kat daha fazla. Buna hastalık, sigara, alkol, yaşlılık ve diğer sebeplerden de ölenleri eklerseniz bu oran çok daha fazla olacaktır. İşte bu nedenle “Felaketler ölümü görünür hale getirirler” diyoruz.
Peki, ölümü hatırlamak ve yarınlara hükmedemediğimizi anlamak için ille de başımıza felaketlerin, büyük musibet ve salgınların gelmesi mi gerekli? Bu soruya birçoğunuzun hayır dediğini işitir gibiyim. O halde insanlık neden ölümü ve dünyanın bütün servetlerinin, makamlarının, itibarlarının bir kıymet ifade etmediğini anlamaya yanaşmıyor? Çünkü insan hala her şeye sahip olduğunu ve her şeyi idare edebileceğini sanıyor?
Söylediklerimizden bu salgınla mücadele edilmemesi gerektiği veya bilimsel çalışmaların terk edilip başımıza gelene kaderci bir teslimiyet göstermemiz gerektiği anlaşılmasın. Bizim gayemiz insanın aczini bilerek hareket etmesi gerektiği ve Yaradanına karşı haddini bilmesidir.
Yarınlar düşüncesinin sadece dünyayla sınırlandırmayıp uhrevi boyuta da taşınmasıdır. Çünkü insan yarın başına ne geleceğini bilemez. Ancak insan bütün bunları bilen bir güce teslim olmalıdır:
“…hiç kimse yarın ne kazanacağını ve başına neler geleceğini -mutlak ve kesin bir bilgiyle-  bilemez ve yine hiç kimse, ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini -mutlak ve kesin bir bilgiyle- bilemez. Bütün bunları en mükemmel şekilde bilen ve her şeyden haberdar olan, yalnızca Allah’tır!”[5]
İnsan bu teslimiyeti hakkıyla gerçekleştirdiğinde Necip Fazıl Üstat’ın ifadesiyle şunu diyebilme imkân ve gücüne sahip olacaktır.

“Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”

[1] Hümeze 104:2.
[2][2] Enbiya 21:35. Mahmut Kısa Meali. Ayrıca bkz: Al-i İmran 3:185;Ankebut 29:57.
[3] https://www.hurriyet.com.tr/galeri-corona-virusu-son-durum-tablosu-turkiye-ve-dunyada-koronavirus-vaka-ve-olum-sayisi-haritasi-8-nisan-41489185/1. 8.4.2020.
[4] https://www.cnnturk.com/dunya/dunyada-her-yil-1-25-milyon-kisi-trafik-kazalarinda-hayatini-kaybediyor. 8.4.2020.
[5] Lokman 31:34.