Kadim hikâyedir, güçlerini haktan değil de makamlarından ya da sahip oldukları maddi güçten alanların hikâyesi. Dün olduğu gibi bugün de onları görebilirsiniz. Çünkü tarihin her döneminde vardırlar.
En belirgin özellikleri ellerindeki güç ve imkânların gideceğini anladıkları anda hemen kendilerini halkın koruyucuları ve halkın menfaatini isteyenler olarak göstermeleridir. Karşılarındakinin hak üzere olup olmaması veya doğruyu ortaya koyup koymamasının hiçbir önemi yoktur onlar için. Tek önemli şey onların menfaatlerinin ve hâkimiyetlerinin sürmesidir. Bedeli ne olursa olsun durum değişmez. Halkın zulüm görmesi veyahut da köle olarak kullanılmasının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Kendi kutsalları için her şey feda edilebilir ve edilmelidir de. Zira kendilerini diğerlerinin varlıklarını sürdürebilmeleri için olmazsa olmaz olarak görürler.
Bunların en meşhur atalarından birisi de firavundur. O da vahiyle ortaya konan hakikat karşısında gücünü kaybedeceğini anlayınca hemen bir dizi planı devreye soktu. Öncelikle hakikatin temsilcisi olan Hz. Musa’yı nankör olmakla suçladı. Bizim sarayımızda bizim topraklarımızda büyüdün şimdi bizim düzenimizi değiştirmeye kalkışıyorsun diye. Ardından onun getirdiği hakikatleri bir göz boyama/sihir olarak niteledi. Bununla da yetinmedi hakikati ortaya koyanları bozguncu, kendisini ve çevresini doğrunun temsilcisi olarak göstermeye çalıştı. Bu da yetmedi Hz. Musa’yı kendisiyle mukayese ederek onu küçük gördü. Ve en nihayetinde hapse atmakla tehdit etmeye başladı. Halk hakikatin etrafında toplanmaya başlayınca onları ortadan kaldırmak için son darbeyi vurmaya kalkıştı. Ama o ve yanında olanlar, ortadan kaldırmaya çalıştıkları hakikatin mutlak sahibi tarafından hak ettikleri cezaya çarptırıldılar…
Kur’an’ı Kerim’de Ashabu’l karye/Şehir halkı olarak anılanlar da hakikati getirenlere karşı benzer bir tavır takındılar. Dediler ki: “eğer bu yaptığınız işe bir son vermezseniz yani hakikati ortaya koymaya, bizim çarpık düzenimizi değiştirmeye, bizim istediğimiz gibi at onatmamıza mani olmaya devam ederseniz, sizi yurdumuzdan kovarız, taşlarız hatta bununla da yetinmez sizi öldürürüz.” Ve dediklerini yaptılar. Kendilerine gönderilen elçileri ve onlara destek çıkan “Yiğit Adam”ı şehit ettiler.
Hendek sahiplerinde de aynı mantık iş başında idi. Sırf kendi kutsadıklarını kutsamadılar diye erkeğiyle kadınıyla iman edenleri ateş dolu hendeklere atıp yakarak katlettiler. Tek suçları vardı: “Aziz ve hamid/güçlü ve övgüye layık Allah’a iman etmek.”
Burada Ashab-ı Kehf’i mağaraya hapseden Dakyanus ve avenesini de anmamak diğerlerine haksızlık olur. Hani O yiğit gençler, Dakyanus’un putlarına, şirk ve zulüm düzenine karşı çıktıkları ve “Rabbimiz göklerin ve yerin rabbidir. Ondan başkasını ilah edinmeyiz” dedikleri için ihanetle suçlanmışlar, öldürülmelerine karar verilmiş, inançlarını yaşama hakkı ellerinden alınmaya çalışılmıştı. Ama malum zihniyet, onların iman ettikleri gücün onları koruyabileceğini hesaba katmamıştı…
Aslında hakka ve hakikate darbe girişimleri hep vardı ve var olmaya devam edecek. Bu noktada bu zihniyete sahip olan asker, sivil, bürokrat veya siyasetçilere söyleyeceğimiz tek şey;
“Sizinkisi kırık dökük eski bir darbe ve zulüm hikâyesi…”
Bunları artık tanıyoruz. Amaçlarını ve neden bu tür … çığırtkanlığı yaptıklarını da anlıyoruz. Ama anlamakta güçlük çektiğimiz şey, bizim mahallenin de onlara benzemeye başlamasıdır. Hakikatin savunuculuğunu yapma yerine biz de yavaş yavaş menfaatleri korumanın derdine düşmeye başlıyoruz. Kaybolan makam veya menfaatlere hakikat kisvesi giydirip onun çığırtkanlığını yapanlarımız var maalesef.
Hâlbuki hakkın safında yer alanlarla batıl sevicisi ve kollayıcısı olanlar arasındaki en büyük fark güçlerini aldıkları noktadır. Hak ehli gücünü haktan, doğruluktan ve adaletten alır. Diğerleri ise güçlerini kurdukları batıl düzenlerden, makamlarından ve servetlerinden alırlar.
Hakka tabi olanlar, sözü olan herkesi dinlerler ama “sözün en güzeline” uyarlar. Çünkü onlar “en güzel söz söyleyenin sözünün gücünden” güç alırlar. Sözün gücü esastır, gücün sözü değil.
Sahip olunan gücün sarhoşluğuyla tabi olunan hakikatten güç alındığı unutulup gücün kaynağı makamlar ve maddi imkânlar görülmeye başlandığını andan itibaren batıl ile ortak paydaya gelinmiş demektir.
Temel şiar; “Büyük ya da güçlü olan kazanmaz, Allah kimin yanındaysa o kazanır” ilkesi değil miydi?