Abdullah Utaybi
Suudi Arabistanlı yazar. İslami akımlar araştırmacısı
TT

Ukrayna: Diktatörlüğün kınanması

Ukrayna krizi dünyayı doldurdu ve herkesi meşgul etti, çünkü İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yerleşik uluslararası güç dengesindeki dengesizliğin en açık ifadesi oldu. Yine de, bugün olan her şey tahmin edilebilirdi ve sürpriz değildi. Her şey bu yönde ilerliyordu. Bu noktaya gelinmesinde en önemli etken Batılı ülkelerin politikalarıydı.
Rusya’yı savunmak mümkün değil. Savaşlar ahlaki değil, politik olarak haklı gösterilebilir. Ancak savaşlar bir zarurettir ve zaruretler yasak olan şeyleri mübah kılar. Öte yandan, Ukrayna'yı bu kadere sürükleyen Batılı politika ve stratejiler de haklı gösterilemez. Bu, söz konusu savaştan uzak ülkeler ve halklar için kolay ve mantıklı bir pozisyon.
‘Küreselleşme’ tüm ürünleriyle ve her düzeyde sadece bir kriz sebebiyle her türlü sürprize açık hale geldi. Uluslararası düzeyde ‘ekonominin çıkarları’ ile ‘siyasetin kazanımları’ ile “kültür farklılıkları” arasındaki çelişki büyüdü. Politikacılar stratejik düşünmekle değil, anlık kazanımlar elde etmekle meşguller. Bu, ABD ve Batılı ülkelerde daha belirgin, çünkü onlar ‘küreselleşme’nin liderleri ve küreselleşmenin ‘ilke ve ahlak’ misyonerleridir.
Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş sert ama Rusya, ABD ve Batı arasında ‘soğuk’. Soğuk savaş, sert savaştan tamamen farklı ve ‘sert’ savaşta her şey mübah olsa da, ‘soğuk’ savaşta öyle değil. Sert savaşta bile, dünya on yıllar içinde vahşeti sınırlayan ve çatışmaları yöneten uluslararası yasalar oluşturmaya çalıştı. Tüm bunların bu son krizde teste tabi tutulması, gerçekleri ortaya çıkarıyor, fikirleri ve kavramları test ediyor, gözlemciyi yeniden düşünmeye ve incelemeye zorluyor.
Yoğun ve hızlı kullanımın her şeyi bozduğu gözlerden kaçmıyor. Uluslararası stratejik çatışmalar sabırla ve sakince hazırlanıp planlanırken, bugün pişmemiş bir yemeğe dönüştüler. Rusya'ya, Putin'e, Rus iş insanlarına ve onların ailelerine yönelik yaptırımlar, medya ve sosyal medyadaki propaganda, cihat veya özgürlük adına savaşan paralı askerler, silah kaçakçılığı, hepsi de yalın ve pervasız siyasi araçlar olarak ortaya çıktılar. Dünya ülkeleri izliyor ve takip ediyor. Aklı başında olan karşılaştırıyor ve analiz ediyor. Pervasız kullanım nedeniyle etik ve ilkeler ‘fast food’a dönüştürüldüklerinde kötüye kullanılıyorlar.
Rusya'ya yönelik bu şiddetli ve yoğun saldırıya, uydu kanallarının ve haber sitelerinin kapatılması, yatırım ve yatırımcıların takibata uğraması yoluyla özellikle medya ve düşünce özgürlüğü başta olmak üzere çeşitli düzeylerde ‘diktatörce’ kararlar nüfuz etti. Yırtıcılığı, hızı ve kapsamlılığı, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik ve kültürel olmak üzere birçok büyük uluslararası kurumu çöküşle tehdit ediyor.
Gücü olan ama aklını yitirmiş imparatorluklar çürür, tarih bunu söyler, hayatın mantığı budur. İdeolojik hamaset ve ‘sosyal medya’ zihniyeti, büyük bir mirası ve etkileyici bir imparatorluğu koruyamaz. ABD tarihteki en güçlü imparatorluk ve öngörülebilir gelecekte de öyle kalacak. Bilimde, medeniyette ve insanlıkta öncü, ancak politikalar ve stratejiler değiştiğinde bu da değişir.
Batı'yı siyasi olarak eleştirmek, onu uygarlık olarak eleştirmek anlamına gelmez. Batı, ABD ve müttefiki İngiltere ile Fransa ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinin geri kalanı arasında bölünmüş halde. ABD'nin kendisi kendi içinde bölünmüş. Mevcut yönetim ‘Cumhuriyetçiler’ ve ‘Demokratlar’ tarafından şiddetle eleştiriliyor. Başarısızlığın kaynakları birden fazla olduğunda, pervasız savaşlar ve Obama’nın daha önce İran ile nükleer anlaşmayı imzalayarak yaptığı gibi uluslararası bir ‘ihlal’ arayışı onu örtemez. İroniktir ki mevcut ABD yönetimi söz konusu anlaşmayı canlandırmak için can atarken, Rusya'nın bu kadar acelesi varmış gibi görünmüyor.
Obamaizm, Ortadoğu'nun önemsiz olduğuna inandı ve ona karşı dengesiz politikalar izledi. Bu nedenle bölge ülkeleri, ABD'nin bu geri çekilişini dengeleyecek büyük güçler aradı ve Rusya ya da Çin ile ilişkiler kurmaya yöneldi. ABD'nin bölgedeki geleneksel müttefikleri Suudi Arabistan, BAE, İsrail ve Türkiye bunu yaptı. Washington'daki herhangi bir karar verici veya stratejik düşünür bunun geleceğini görebilirdi, zira her eylem bir tepki doğurur. Ancak oradaki siyasi elitlerin ve stratejik zihinlerin kalite standartları gözle görülür ölçüde geriledi.
İdeal ‘ahlakları’ ve ‘ilkeleri’ olduğu için siyasete ihtiyaçları yok. ABD'deki liberal sol böyle düşünüyor. Bu, sahte idealizm üzerine kurulu bir ‘diktatörlüğe’ iten marjinal bir düşünce ve tezahürleri siyaset, kültür ve medyada görülüyor. Onlar kendilerini haklı çıkarırlar, ancak bu haklılaştırmaların başkaları tarafından farklı veri ve bağlamlarda incelenmeden ve düşünülmeden tekrarlanması hiçbir şekilde mantıklı değildir.
Bölge halkları balık hafızalı değildir. Bir yıl ve birkaç ay öncesine kadar mevcut ABD yönetimi, Suudi Arabistan ve BAE başta olmak üzere Körfez ülkelerini, ortak çıkarlarla ilgilenmeyen, uzun ittifaka ve Soğuk Savaş'taki zaferler mirasına değer vermeyen, düşmanca politikalar, pozisyonlar ve açıklamalarla şiddetle hedef alıyordu. Siyasi pozisyonların bu sefer öncekilerden farklı olması doğaldı. Bir yıl içinde müttefiklere baskı yapıldı, Yemen'deki savaş sekteye uğratıldı, etkili savunma silahları çekildi, niteliksel silah anlaşmaları bozuldu, gerçekleşmekte olan tüm tarihi ve niteliksel reformlar kasten görmezden gelindi. Öte yandan, tüm uluslararası yasaları ihlal eden İran’ın tüm suçlarına göz yumuldu. Viyana'daki meşum müzakerelerde nükleer anlaşmanın canlandırılması için her şey göze alındı. İran'ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki genişlemesine şüpheli bir gevşeklik gösterildi. Canlı ve güçlü milletler, uluslararası krizlerde ve soğuk savaşlarda ayaklarını nereye bastıklarını daha iyi görürler.
Gücü gerileyen imparatorluklar - isteyerek veya zorla - müttefiklerini yakarlar. ABD ile Fransa arasındaki ‘denizaltılar’ anlaşması krizi, mevcut krizde Washington’un Ukrayna ve onunla birlikte tüm Avrupa’ya karşı tutumu bunun açık bir örneği. İttifak doğası gereği iki taraf ve çıkarlar gerektirir ve bu yapı ihlal edildiğinde ittifaklar bozulur. Mevcut yönetim bölgedeki müttefiklerini kaybetmek için neredeyse her şeyi yaptı.
Elbette, Rusya’nın Ukrayna’ya girişi tehlikelidir ve savaş doğası gereği bir felakettir. Ancak Rusya - basitçe - düşmanının (NATO) yıllarca gerekçesiz bir biçimde kendisine yaklaştığını gördü. Onu uzaklaştırmak için her yolu denedi ama yapamadı çünkü NATO ısrarlı, sürekli ve tehlikeliydi. Ukrayna’ya gelince, kendisi Rusya'nın komşusu ve aralarında sosyal, kültürel, ekonomik ve tarihi bağlar bulunurken, coğrafi olarak ABD'den çok uzak. Ama sonuç olarak Ukrayna, aslanın ağzına itildi ve ardından kaderine terk edildi. ‘Ukrayna'nın gücü’ ve ‘Rusya'nın kayıpları’ hakkında söylenenler ise sadece Ukrayna’nın daha fazla kaybetmesi için bir kışkırtmadır.
Sonuç olarak, yıllar içinde inşa edilen dengeli uluslararası ilişkiler, artık eskisi gibi olmayan bir müttefik lehine birkaç günde yıkılamaz. Daha önceki tarihsel aşamalarda övgüye değer olan eski pozisyonları alıp bugün çalkantılı bir gerçeklikte ve tamamen farklı uluslararası dengelerde kullanmanın bir yararı yoktur.