Abdullah Utaybi
Suudi Arabistanlı yazar. İslami akımlar araştırmacısı
TT

Cidde’nin hedef alınması: Küreselleşme ve uluslararası sistem

İran’ın direktifi ile terörist Husi milisleri tarafından fırlatılan balistik füzeler, Suudi Arabistan ve BAE'nin derinliklerini vuruyor, doğrudan petrol, küresel enerji üretim ve ihracat kaynaklarını hedef alıyor. Son olarak, uluslararası sistem için tarihi bir an ve yeni ama Ukrayna'da çok sıcak bir Soğuk Savaşın yaşandığı bir zamanda, Cidde'deki petrol ürünleri dağıtım istasyonu vuruldu.
Rusya bu savaştan zarar gördü ve Ukrayna sadece Rusya'nın değil, Batı'nın Rusya ile savaşının da kurbanı oldu. İkinci kurban, bir yandan Rus yaklaşımından, diğer yandan ABD’nin bu sıkıntıya karşı zayıf ilgisinden en çok zarar gören Avrupa ülkeleridir. Almanya, bu Avrupa bilincine bir örnek olarak savunma harcamalarına geri dönüyor. Alman Savunma Bakanı şöyle diyor: "Çok para biriktirdik şimdi savunmaya harcama zamanı."
Rusya'ya karşı hızla ve kapsamlı olarak uygulanan ciddi yaptırımlardan teki bile, İran'a ve Husilere uygulansaydı onları caydırırdı. Ancak Batılı ülkeler bunu yapmıyor, dahası ABD, Husi milislerini terör örgütleri listesinden çıkarıyor. İran Devrim Muhafızlarını terör örgütleri listesinden çıkarmayı planlıyor. Müttefiklerin politikaları ve davranışları böyle olmaz.
İran'ın bu stratejisi ile ABD ve Batı'nın kendisine göz yumma stratejisinin bir sonucu olarak ister bireyler ister ülkeler olsun dünya olumsuz etkileniyor ve enerji piyasaları benzeri görülmemiş bir şekilde çalkantılı hale geliyor. Nitekim Suudi Arabistan, küresel pazarlara petrol arzındaki herhangi bir kesintiden sorumlu olmayacağını duyurdu. Bu, uluslararası sorumlulukları yeniden düzenlediği, İran'ın Yemen'deki stratejisinin bedelinin tüm uluslararası toplum tarafından ödeneceği konusunda dünyaya açık bir mesaj taşıdığı için çok önemli bir açıklama. İran’ın enerji üretim tesislerini hedef alması üzerinden atlanabilecek marjinal bir sorun değil,  zararı her yerde, özellikle de Avrupa ve ABD'de doğrudan sıradan vatandaşa yansıyacaktır.
Dünyanın bugün yaşamakta olduğu tarihi dönüşüm anında, İran bölgeyi ateşe vermeyi ve Husi milislerini harekete geçirmeyi, denizlerde ve uluslararası koridorlarda değil, ülkelerin toprak derinliklerinde enerji piyasalarını ve kaynaklarını hedef almayı seçiyor. Bu, gerek üretici gerekse ithalatçı ülkelerin sıkıntısını çektiği yüksek fiyatlara ve bundan kaynaklanan geleceğe yönelik korkulara doğrudan yansıyacaktır.
Saldırı zamanı olarak hafta sonu tatilinin başlangıcının seçilmesi, İran planlamacısının bunun yol açacağı uluslararası tehlikenin farkında olduğunu teyit ediyor. İranlı yetkililer, yıllar önce eğer İran petrolünü ihraç edemezse, bölgede kimsenin petrolünü ihraç edemeyeceği açıklamasını yapmışlardı. Enerji fiyatlarını uzun uzun analiz etmeye gerek yok, doğrudan piyasalarda görünüyorlar.
ABD, Birinci Dünya Savaşı'nda Avrupa'nın sorunlarından ve savaşlarından uzak kalmaya çalışmıştı. Dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın bu konudaki tutumu açıktı. ABD’nin izolasyonu, Başkan Roosevelt’ın başına geçmesi ve İkinci Dünya Savaşı'na müdahil olmasına kadar devam etti. Bugün izolasyoncuların idaresi altında ABD, Rusya’yı bitirmek için yakılan ateşe küreselleşme ve uluslararası düzen başta olmak üzere diğerleri ile birlikte Avrupa’yı da adak olarak sunmak istiyor. 
Suudi Arabistan'a yönelik saldırının normalleştirilmesi, Batılı ülkelerin buna karşı kararlı bir duruş sergilememesinin devam etmesine yardımcı olduğu bir İran stratejisini temsil ediyor. ABD, Körfez ve Arap ülkelerinin güvenliğini önemsemeden Viyana'da İran ile anlaşma imzalamaya can atıyor. Bunun sonucu, uluslararası sistemin fizibilitesi hakkında bölgesel ve uluslararası açıdan artan bir şüphe olacaktır. Yararlılığını sorgulamak ve şekillenmekte olan yeni uluslararası konumlanmaların başlangıcına işaret eden tarihsel bir çıkış yolu aramaktır.
Donald Puchala'nın dediği gibi, imparatorluklar içeriden aşınır ya da çökerler. Uluslararası sisteme büyük hasar vermek, küreselleşmeyi hedef almak ve Çin'in hegemonyasını hızlandırmak, tüm bunlar, Batı'nın lideri ve uluslararası sistemin yapıcısı ABD tarafından gerçekleştiriliyor. Bu bir tefekkür ve derin düşünme sebebidir.
13 Mart’ta bu satırların yazarı bu köşede şunları yazmıştı: “Küreselleşme tüm ürünleriyle ve her düzeyde sadece bir kriz sebebiyle her türlü sürprize açık hale geldi. Uluslararası düzeyde ‘ekonominin çıkarları’ ile ‘siyasetin kazanımları’ ile ‘kültür farklılıkları’ arasındaki çelişki büyüdü.” 24 Mart’ta Financial Times, dünyanın en büyük finans yöneticilerinden biri olan Larry Fink ile yaptığı röportajı yayınladı. Röportajda Fink, "Ukrayna savaşı küreselleşmenin sonunu işaret ediyor" diyordu.
Bu bahsettiklerimiz küreselleşme için geçerliydi. Uluslararası sisteme gelince, göstergeler yıllar boyunca ortaya çıkmaya devam etti, ancak bugün dikkat çekici bir şekilde hızlanıyor ve tırmanıyor. Rusya’ya yönelik muamele, gerçekleştiği şekliyle yaptırımların türü, boyutu, hızı ve genişliğinden sonra, dünya daha iyi, güvenli ve akılcı bir uluslararası sistem arayışına girecektir. Büyük ve gerekli ihtiyaçlar şu ya da bu şekilde tarihsel bir tepki gerektirir.
Uluslararası çalkantı anlarında pozisyonları ayırt etmek ve karışıklığı önlemek için, uygar ve insancıl Batının, bilimin, hoşgörünün ve aydınlanmanın Batısının, insanlık tarihinde etkileyici bir model olduğunu, olmaya devam ettiğini ve öyle kalacağını belirtmeliyiz. Bunu kabul etmek, onu örnek almaya ve aynı şeyi yapmaya yardımcı olur. Ancak bu, hiçbir şekilde doğrudan veya dolaylı olarak Arap ülkelerini hedef aldığında Batı politikasının hatalarını görmezden gelmek anlamına gelmiyor. Vatan en büyük önceliktir.
Tüm boyutlarıyla güce sahip olan Amerikan imparatorluğu, bu güç tarafından lükse doğru sürükleniyor. İç ihtilafların gücü, bu lüksü düşünce, politika ve strateji için bir temel ve merkez haline getirmeye itiyor. Liberal solun bocaladığı nokta işte budur; bu lüks, tüm dünyaya zorla dayatılan bir misyonerlik çağrısına dönüştürüldü ve bu, dünyayı küskünlüğe ve karşı çıkmaya iten bir diktatörlüktür.
Bu bağlamda örnek olarak eşcinsellik, ABD'de siyasette, ekonomide, toplumda, sanatta ve hatta okullarda önemli bir aktör haline geldi. Uluslararası yasaları değiştirerek ve devletler üzerinde baskı uygulayarak onu küresel düzeyde bir misyonerlik faaliyetine dönüştürme girişimleri, dini, etnik veya siyasi aidiyetleri ne olursa olsun insanların çoğunluğunun karşı çıkmasına yol açtı. Rusya Devlet Başkanı Putin bunu açık ve net bir şekilde ifade etti. Bu konuda güce başvurmak, yeni bir uluslararası düzenin oluşumuna katkıda bulunma konusunda geniş bir uluslararası muhalefet yarattı. 
Cidde'de Aramco'ya ait bir tesisi, Samta'da bir elektrik santralini ve güneyde Dahran’daki su tanklarını silahlı insansız hava araçları, balistik füzeler ve diğer İranlı silahlarla hedef almak, uluslararası yasaları tanımayan, bunlara saygı duymayan ve kimseyi umursamayan bir İran stratejisidir. Suudi Arabistan, bölgedeki güçlü müttefikleri ve dünya çapındaki geniş ilişkileri bu konuda boş durmayacaktır. Arap Koalisyonu, Husi milislerini fazla ileri gitmemeleri konusunda uyardı ve yayınladığı açıklamada “sabrımızı test etmeyin" dedi.
Son olarak, Ukrayna’ya büyük miktarlarda aktarılan fonksiyonel Batılı silahlar, seksenlerdeki Afganistan savaşını hatırlatıyor. Almanya, o zamanlar İsrail ve Mısır'ın yaptığı gibi, stoklarında bulunan eski Sovyet silahlarını Ukrayna’ya ihraç ediyor. Silahın miktarı ve dağıtım hızı, bir kısmının kasıtlı veya kasıtsız olarak dünya geneline sızdırıldığını gösteriyor. Bu da savaşlar ve kaos yaratacak, uluslararası sistemle ilgili şüpheleri artıracaktır.