Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

ABD ve Ortadoğu: Ne bekliyoruz?

Haftalardır her Arap forumundaki tartışmalarda “Ocak 2025'ten sonra, yani Sayın Donald Trump’ın Beyaz Saray’a yerleşmesinden sonra ABD ile ilişkiler” konusu mutlaka öne çıkıyor. Tartışmalar üç eksene ayrılıyor ve bunlar şöyle özetlenebilir; birincisi, ABD’nin korkulan bir kötülük olduğu, ikincisi, kaçınılmaz bir kötülük olduğu, üçüncüsü ise güvenilir bir dost olduğudur.

Bu düşünce yaklaşımlarında çok fazla ideoloji ve aynı zamanda çok fazla duygu var. Gerçek şu ki, ABD öncelikle kendi çıkarlarını korumayı tercih ediyor.

Etrafımızı saran gerçek şu; siyaset aşağıya doğru sarmal bir şekilde düşüyor ve ülke ilişkilerinde ekonomi faktörü sürekli yükseliyor. Siyaset ekonominin önüne geçtiğinde, sanki at arabanın arkasına bağlanmış gibidir. Siyaset diye gündeme getirilen her şey aslında ekonomidir ve bölgede Körfez'de petrol ekonomisi, Doğu Akdeniz'de, Lübnan'da ve Gazze kıyılarında gaz ekonomisi vardır!! Bunlar ilk etapta ABD'nin, ikinci etapta ise Avrupa’nın ekonomik çıkarlarını ilgilendirmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, finansal piyasalarının yanı sıra dünyanın en modern, gelişmiş ve üretken ekonomisidir. Bu nedenle ABD'nin hakimiyeti dünyanın en güçlüsü olsa da askeri güç alanında değil, diplomasi ile fikir ve inovasyon alanındadır. İkincisi en etkili yumuşak güçtür.

Günümüzde küresel finans sistemi büyük ölçüde Amerikan sistemine ve para birimine bağlı ve bu nedenle Sayın Trump'ın önceliği ekonomidir; bu da “izolasyon” değil, "dünyanın geri kalanıyla etkileşim" anlamına geliyor.

Tarihsel araştırmalarda, ABD’nin dostlarından İngiltere’den daha iyisi yoktur ve en ünlü siyaset filozofu Winston Churchill bilgilerine dayanarak şöyle demiştir: “ABD her zaman doğru olanı yapar, ancak diğer tüm yöntemleri denedikten sonra!” Bu sözden, ABD’nin sürekli denediği ve sonunda doğru olanı yaptığı açıkça anlaşılıyor. Churchill Ocak 1965'te öldü, ancak onun bilge görüşünün doğruluğunu ölümünden sonra Afganistan'da gördük. Bu ülkede Amerikan siyaseti onlarca yıl kayboldu ve sonunda durumu düzeltti; bir devleti kuramayacağını gördü ve ülkeden ayrıldı. Irak'ta da hemen hemen aynı senaryo yaşandı. ABD'nin bazı Arap ülkelerinde yaşanan Arap Baharı olayları ve İran ile ilişkilere yönelik tutumu da aynı. Deniyor, deniyor ve sonunda doğru çözümü buluyor.

Bazılarının “Manhattan Savaşı” ya da kısaca 11 Eylül olarak adlandırdığı 2001 şokunun ardından Lee Smith adında Amerikalı bir gazeteci Ortadoğu'ya geldi. Bir süre Ortadoğu ülkelerini dolaştı ve bunlarda yaşadı. Daha sonra 2010 yılında “Güçlü At: Güç, Politika ve Arap Medeniyetlerinin Çatışması” başlıklı bir kitap yayınladı. İngilizce olarak yayınlanan ve (maalesef çevrilmeyen) kitap, yazarının önerilerinin özünü içeriyordu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Ortadoğu, muzaffer güçlerin benimsediği iki teoriye göre yönetildi. Birincisi, Ortadoğu'nun kendileri ile ayrı ayrı ilişki kurulması gereken bir grup ırksal, etnik ve ideolojik azınlıklardan oluştuğunu söyleyen Fransız teorisiydi. İkincisi, Ortadoğu'daki çoğunluğun (en azından Arapların) Sünni olduğunu ve onlarla iş birliği yapılması gerektiğini söyleyen İngiliz teorisiydi. Kitapta, ABD'nin Arap Maşrık (Levant) bölgesine aktif olarak müdahale ettiğinde İngiliz teorisini benimsediği belirtiliyor. Yazar ise Eylül 2001 olaylarından sonra Arap ülkeleriyle ilişkilerde Fransız teorisini (!) benimsemeyi, yani azınlıklarla ilişki kurmayı tavsiye ediyor. Bu fikir Washington'da bir miktar ilgi görmüş gibi görünüyor ve bu nedenle, Irak, Suriye ve Yemen'de olduğu gibi, ABD'nin 21’inci yüzyılın ikinci on yılında Arap Baharı olarak bilinen olaylara ilişkin tutumunun bu teoriyi uygulama eğiliminde olduğunu görüyoruz. Oysa bu, Arap dünyasındaki olumsuz sonuçlarının da düşünülmesi gereken bir teori.

ABD'de ekonomik durumun desteklenmesi gerektiğini biliyoruz, zira tarihinde ilk kez Amerikan kamu borcunun oranı Amerikan silahlı kuvvetlerinin tüm bütçesini aşıyor.

Öte yandan bölgesel tehditler aşikâr; İran dünyada nükleer silaha sahip dokuzuncu güç olmak istiyor. Nükleer silahın hem ulusal güvenliğini koruyacağına hem de bölgedeki nüfuzunu genişleteceğine inandığı için kendisini elde etmeye çalışıyor. Bölge aynı zamanda Filistin meselesine adil bir çözüm bulunamaması ve Gazze ile Sudan'da yaşanan şiddetli savaş nedeniyle gerçek bir çalkantı yaşıyor. Önümüzdeki dönemde Amerikan dış politika dosyaları ağır olacak ama ön planda siyaset değil, ekonomi dosyası var.

Bu ekonomi dosyası ABD'yi aşağıdaki senaryolardan birine yönlendirecektir; birincisi, istikrarsız bölgeler olan Ukrayna ve Ortadoğu'ya barışı getirmek. Bu, pek çok zor “uzlaşıcı çözüm” ve tüm taraflar ile yoğun bir örtüşme gerektiriyor. İkincisi, bu çatışmaların görmezden gelinmesi, dolayısıyla devam etmesi ve bölgesel güvenliğin risklere maruz kalmasıdır. Bu, bölgede sonuçlarının hesaplanması gereken konulardan biridir.

Son söz; bölge, Doğu Akdeniz, Sudan, Babul Mendeb, Hürmüz Boğazı, Irak ve hatta Libya'da çatışmalarla dolu. Bölge ülkelerinin bu konularda ortak tutum oluşturmaları için çalışmak bir önceliktir.